26 Nisan 2013 Cuma
Yargıtay
11. Hukuk Dairesi
Esas : 2010/2034
Karar : 2012/1163
Tarih : 02.02.2012
*TAŞIMA SİGORTASI
*İKAME DEĞER ÜZERİNDEN MUNZAM ZARAR
(6762 s. TTK m. 1263, 1299, 1313)
Özet : Sigorta ilişkisinin asıl amacı, kaşarlanan ve zayii olan sigortalı emtiadan doğan zararların giderilmesine yönelik olduğundan, sigortalının hasara uğrayan emtiayı yerine koyacağı düşünülerek, riziko tarihindeki sigortalı emtianın yerine konulacak aynı miktar ve nitelikteki emtianın ödeme tarihindeki değerinin dikkate alınması gerekir. Sigortalı emtianın, hasar veya temerrüt tarihindeki değeri ile bedelinin ödendiği tarihteki değeri arasındaki fark, sigorta ettirenin munzam zararını oluşturur.
Taraflar arasında görülen davada (Kayseri Birinci Asliye Ticaret Mahkemesi)'nce verilen 02.12.2009 tarih ve 2007/140-2009/653 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş olmakla, tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili şirketin fabrikasına yurt dışından ithal edilen ve İstanbul'dan Kayseri'ye taşınmak üzere gönderilen bakırlardan 117 bağ katot 30 ton 550 kg bakırın 34 ... 70 plakalı araç şoförü tarafından çalındığını, taşımanın davalı B... Sigorta A.Ş. tarafından sigorta edildiğini, zararın davalı tarafından ödenmemesi üzerine Kayseri Ticaret Mahkemesi'ne açılan davanın kabulüne karar verildiğini, davalı sigorta şirketinin 66.853,17.-TL. asıl alacak 11.637,25.-TL. faizi 14.03.2007 tarihinde müvekkiline ödediğini, ancak bu tutarın temerrüt tarihi olan 24.03.2002 ile ödemenin fiilen gerçekleştiği 14.03.2007 tarihi arasındaki bakır fiyatlarında oluşan fark nedeniyle zararlarını karşılamaya yetmediğini, fiyat farkından kaynaklanan 5.028 USD ton başına munzam zararlarının oluştuğunu ve oluşan zararın 153.605,4 USD olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile 20.000.-TL.nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, davacı vekili 16.01.2008 tarihli ıslah dilekçesi ile toplam 189.439,15.-TL. munzam zarar alacaklarının faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, öncelikle asıl davadan bu yana bir yıldan fazla zaman geçtiğini, olayda zamanaşımının söz konusu olduğunu, açılan davada talep edilen bedel ve poliçenin Türk Lirası olmasına rağmen, döviz üzerinden talepte bulunarak fiili ödeme tarihindeki kur üzerinden TL. karşılığını talep ettiğini, seçimlik hakkını bu yönde kullandığını, daha sonra geriye dönerek zarar ettiğini ileri sürmesi ve hak talep etmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, zararını karşılayamamış olmasının davacının kendi seçimlik hakkını kullanmasından kaynaklandığını, poliçedeki teminat tutarının ödendiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, dava konusu olayda, davacı, sigorta bedelinin davalı tarafından zamanında ödenmemesi nedeniyle, dava açmak, davanın sonuçlanması, Yargıtay'dan temyiz aşamasından geçmesi ve kesinleşmesi gibi yargılama süreci içerisinde beklemek zorunda kaldığı, bu zaman zarfında, sigorta tazminatına esas olan ve tazminat sorumluluğunu doğuran hırsızlık olayının konusu bakır emtiasının fiyatı dünya piyasasında ve ülkemizde birkaç misli arttığı ve davacının elde ettiği temerrüt faizini aşan bir zarar ortaya çıktığı, sigorta ilişkisinin asıl amacının, hasarlanan ve zayii olan sigortalı emtiadan doğan zararların giderilmesi amacına yönelik olduğundan, sigortalının hasara uğrayan emtiayı yerine koyacağı düşünülerek, riziko tarihindeki sigortalı emtianın yerine konulacak aynı miktar ve nitelikteki emtianın ödeme tarihindeki değerinin dikkate alınması gereğine işaret edilerek, aradaki farkın yani, sigortalı emtianın, hasar veya temerrüt tarihindeki değeri ile bedelinin ödendiği tarihteki değeri arasındaki farkın, sigortalı bir başka deyişle sigorta ettirenin munzam zararını oluşturacağı, mahkemece birbirini doğrulayan birinci ve üçüncü rapordaki görüşlere itibar edildiği, davalı sigorta şirketi temerrüde düşmeden hasar gerçekleştiğinde, hasar bedelini tespit suretiyle davacının sigorta tazminatını ödemiş olsa idi, temel iştigal konusu bakır ticareti olan davacı şirket sigorta şirketinden aldığı parayı yine bakır almak suretiyle değerlendirmesinin hayatın olağan akışına uygun düşeceği, davacının talebini TL. veya yabancı para cinsinden talep veya tahsil etmesinin sonuca etkili bulunmadığı, çünkü burada zararın dayanağı kurlardaki artış veya düşüş olmayıp, doğrudan davacının yerine ikame edeceği sigorta konusu emtianın değerindeki düşüş ve artışlardan kaynaklandığı, bakır fiyatlarındaki artışın davacının iradesi dışında meydana gelen bir artış olup, temerrüt faizinin bu artışın altında kaldığı, dolayısıyla davacının zararının temerrüt faizi ile karşılanamadığının açık olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 20.000.-TL. alacağın ilk dava tarihi olan 30.03.2007 tarihinden başlamak üzere, 144.095,80.-TL. alacağın ise 24.01.2008 ıslah tarihi itibarı ile işleyecek değişen oranlardaki reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve mahkemece Dairemizin sigorta uyuşmazlıklarında yerleşmiş içtihatlarına uygun olarak ikame değer üzerinden munzam zarara hükmedilmiş olmasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün (ONANMASINA), 02.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay
3. Hukuk Dairesi Esas : 2012/12708 Karar : 2012/16484 Tarih : 02.07.2012
*SEBEPSİZ
ZENGİNLEŞME NEDENİYLE ALACAK DAVASI *BORÇLUNUN TEMERRÜDÜNÜN KOŞULLARI *SEBEPSİZ
ZENGİNLEŞMEDEN SORUMLULUK KOŞULLARI
(818
s. BK m. 61, 101) (6098 s. Borçlar
K m. 77, 117)
Özet
: Sebepsiz zenginleşme nedeniyle temerrüt faizi yürümesi için, borçlunun yani
haksız mal edinenin ya bir ihtar ile ya da aleyhine bir dava açılmak suretiyle
temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlunun temerrüdü, borçluya gönderilen
ihtarnamenin tebliğinden veya ihtarnamede ödeme için süre verilmişse bu sürenin
bitiminden itibaren oluşur. O halde, somut olayda, davalı için keşide olunan
bir ihtarname bulunup bulunmadığı araştırılmalı, Borçlar Kanununun 101. maddesi
anlamında davalının temerrüdü yoksa dava tarihinden itibaren davalının
temerrüde düştüğü kabul edilmek suretiyle faiz yönünden karar verilmesi
gerekirken, yazılı gerekçe ile ödeme tarihinden itibaren faize hükmedilmesi,
doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
YARGITAY
İLAMI
Dava
dilekçesinde 41.177,00 TL alacağın faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan
tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne dair verilen hükmün temyiz
incelemesinin duruşmalı olarak yapılması davalı vekili tarafından istenilmekle;
taraflara yapılan tebligat üzerine duruşma için tayin olunan günde temyiz eden
Davalı Vekili geldi. Aleyhine temyiz olunan Davacı Vekili geldi. Gelen
vekillerin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması
için 02.07.2012 gününe bırakılması uygun görüldüğünden, belli günde dosyadaki
bütün kağıtlar okunarak, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği
düşünüldü:
Davada,
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü E... İ... Semt Polikliniğinde Başhekim Yardımcısı
olarak görevli olan davalının Valilik ve Bakan onayı olmadan "Başhekim
Yardımcılığı" kadro unvan katsayısı üzerinden
01.01.2004-27.10.2006 arası fazla döner sermaye ek ödemesi aldığının Sağlık
Bakanlığı müfettişleri tarafından belirtildiği ileri sürülerek 41 177,04 TL
hazine zararının ödeme tarihinden itibaren işlemiş faizi ile birlikte tahsili
istenilmiştir.
Davalı
davanın zamanaşımı ve esastan reddini savunmuş, mahkemece, davanın kabulü ile
41 177,04 TL asıl alacağın 15 357,57 TL işlemiş faizi ile asıl alacağa dava
tarihinden itibaren yasal oranda faiz yürütülmesine karar verilmiş, hüküm,
süresinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava,
Borçlar Kanunu 61 ve devamı maddelerine dayanan sebepsiz zenginleşme nedeniyle
alacak isteminden ibarettir.
Dosyadaki
yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve
özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair
temyiz itirazları yerinde değildir.
Ancak,
sebepsiz zenginleşme nedeniyle temerrüt faizi yürümesi için, borçlunun yani
haksız mal edinenin ya bir ihtar ile ya da aleyhine bir dava açılmak suretiyle
temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlunun temerrüdü, borçluya gönderilen
ihtarnamenin tebliğinden veya ihtarnamede ödeme için süre verilmişse bu sürenin
bitiminden itibaren oluşur.
O
halde, somut olayda, davalı için keşide olunan bir ihtarname bulunup
bulunmadığı araştırılmalı, Borçlar Kanununun 101. maddesi anlamında davalının
temerrüdü yoksa dava tarihinden itibaren davalının temerrüde düştüğü kabul
edilmek suretiyle faiz yönünden karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile
ödeme tarihinden itibaren faize hükmedilmesi, doğru görülmemiş ve bozmayı
gerektirmiştir.
SONUÇ:
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde
hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan
kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan
temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 02.07.2012 tarihinde
oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu
Esas
: 2012/7-502 Karar : 2012/707 Tarih : 10.10.2012
Taraflar
arasındaki "itirazın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama
sonunda; Mersin 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair
verilen 28.12.2009 gün ve 2008/648 E., 2009/674 K. sayılı kararın incelenmesi
davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin
13.09.2011 gün ve 2010/6075 E., 2011/4990 K.sayılı ilamı ile;
(...1-Dava,
haksız fiilden kaynaklanan tazminat alacağının tahsili için başlatılan icra
takibine karşı öne sürülen itirazın iptali istemine ilişkindir.
İddia
ve savunmaya, duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere, bu yolla
saptanan dava niteliği ile dosya kapsamında toplanıp değerlendirilen delillere,
delillerin takdir, tahlil ve tartışımına ilişkin hükümde gösterilen gerekçelere
göre, davacının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları
yerinde değildir.
2-Davacının
hükmedilen tazminat miktarına ve kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarına
gelince, mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, oluşturulan
hüküm davanın niteliğine, yasal düzenlemelere uygun düşmemiştir.
Haksız
fiilden kaynaklanan alacaklarda, talep halinde haksız fiilin meydana geldiği
tarihten itibaren faize hükmedilmesi gerekir.
Somut
olaya gelince: davacı, davalının kaçak elektrik borcunun tahsili amacıyla takip
başlatmış, asıl alacak, gecikme zammı ve KDV olmak üzere toplam alacağın
tahsilini talep etmiştir. Davaya konu alacağın abone sözleşmesinden değil,
kaçak elektrik kullanımından kaynaklandığı gözetildiğinde gecikme zammı isteme
hakkı bulunmayan davacının kaçak elektrik bedelini zamanında ödenmemesi
nedeniyle dava dilekçesinde gecikme zammı olarak davalıdan istediği bedelin
Borçlar Kanununun 101. maddesi hükmünde belirtilen gecikme (temerrüt) faizi
olduğu kabul edilerek gecikme nedeniyle istenebilecek bedelin buna göre
belirlenmesi gerekir.
Mahkemece
bilgisine başvurulan ve hükme esas alınan uzman bilirkişi raporunda, sadece
asıl alacak hesabı yapılmış, işlemiş faiz ise hesaplanmamıştır.
Hal
böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate
alınarak, dosya yeniden bilirkişiye verilerek davacının takip tarihi itibariyle
tahsilini istemekte haklı olduğu işlemiş faiz miktarının hesaplatılması için ek
rapor alınması, daha sonra toplanan ve toplanacak deliller birlikte
değerlendirilerek asıl alacak ve işlemiş faiz toplam miktarı üzerinden itirazın
iptaline, takibin devamına imkân verecek şekilde hüküm oluşturulması gerekirken
yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, davacının temyiz itirazının bu
yönden kabulüne karar vermek gerekmiştir...)
gerekçesiyle
bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda,
mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ
EDEN: Davacı vekili
HUKUK
GENEL KURULU KARARI
Hukuk
Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava,
alacağın tahsili amacıyla başlatılan takibe vaki itirazın iptali istemine
ilişkindir.
Davacı
vekili, müvekkilince davalı hakkında elektrik tüketim bedeli ve kaçak elektrik
kullanım bedelinin tahsili amacıyla takip başlatıldığını, davalının takibe
itiraz ettiğini, davalının itirazında haksız olduğunu belirterek, itirazın
iptaline, takibin devamına, % 40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline
karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı
vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece,
kaçak elektrik bedeli ve normal tüketim bedeli yönünden davanın kabulüne,
gecikme zammı, KDV ve icra inkar tazminatı istemi yönünden davanın reddine
karar verilmiştir.
Davacı
vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Daire'ce yukarıda başlık bölümünde
gösterilen nedenlerle bozulmuştur.
Yerel
Mahkeme, davacının gecikme zammı isteminin, gecikme (temerrüt) faizi olarak
nitelendirilmesinin mümkün olmadığını, hakimin talepten fazlaya
hükmedemeyeceğini gerekçe göstererek önceki kararda direnmiş; verilen kararı,
davacı vekili temyiz etmiştir.
Direnme
yoluyla Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelen uyuşmazlık; davacının takip
talebindeki gecikme zammı isteminin temerrüt faizi olarak nitelendirilip
nitelendirilemeyeceği; burada varılacak sonuca göre, asıl alacağa temerrüt
faizi eklenerek toplam alacak miktarının belirlenmesi gerekip gerekmediği,
noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın
çözümü için öncelikle gecikme zammının hukuksal niteliği üzerinde durularak,
gecikme zammının, temerrüt (gecikme) faiziyle ilişkisinin öğretideki görüşler
de ele alınarak irdelenmesinin de yapılmasında yarar vardır.
Temerrüt
(gecikme) faizi, borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde
düşmesi üzerine kanun gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün
devamı süresince varlığını sürdüren, alacaklının zararın varlığını ve miktarını
ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın borçlunun ödediği ve miktarı
yasalarla belirlenmiş asgari, maktu bir tazminattır (Bkz. Dr. Becker, İsviçre
Medeni Kanunu Şerhi, Borçlar Kanunu, Fasikül IV, s.5, Dr. S. Özkök Çevirisi;
A.Von Tuhr, Cilt 1-2, s.617, C.Edege Çevirisi; Dr. Nami Barlas, Para
Borçlarının ifasında Borçlunun Temerrüdü ve Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel
Sonuçlar, İstanbul 1992, s.127 vd; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 11.6.1997
gün ve 1997/11-278 - 529 sayılı ilamı).
Belirtmek
gerekir ki, gecikmeden doğan zararlar nedeniyle gecikme tazminatı istenebilir.
Borçlanılan edimin gecikerek de olsa aynen ifası, bazı hallerde alacaklının
gecikme yüzünden uğradığı zararı karşılamaya yetmez. Bu nedenle alacaklı,
borçludan aynen ifa yanında gecikme dolayısıyla uğramış olduğu zararın
tazminini de isteyebilir. Gecikmiş ifa ile birlikte gecikme tazminatının
istenmesine engel yoktur. Burada alacaklının gecikme dolayısıyla uğradığı
zarara, gecikme zararı, bu zararın giderilmesi için ödenecek tazminata ise
gecikme tazminatı denir (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/ Altop, Tekinay Borçlar Hukuku
Genel Hükümler, 7.Baskı, 1993 s.911-926; Prof. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku
Genel Hükümler, 5.Bası s.1088-1092).
Borçlunun
temerrüdü; borçlunun ifa etmekten kaçınamayacağı muaccel edimi, zamanında
yerine getirmeyerek ifada gecikmesi ve borcun ifasının hala mümkün bulunması
durumunda belirli şartlara bağlı olarak gerçekleşen bir sorumluluk nedenidir.
Para
borçlarında temerrüdün oluşması için kural olarak, borcun muaccel hale gelmesi
ve alacaklı tarafından borçluya ihtarda bulunulması gerekir. Muacceliyet en
yalın anlatımıyla, ödeme zamanının gelmiş olmasıdır. Borcun ifası için bir vade
öngörülmüşse kural olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşur. Muacceliyet
tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir; ayrıca alacaklı tarafından
borçluya bir ihtarda bulunulması da gerekir (818 sayılı BK. m. 101/f.1). İhtar,
alacaklının ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. İstisnaen
sözleşme veya kanunla getirilen düzenleme ile zamanında ödemede bulunulmaması
halinde ihtara gerek kalmaksızın temerrüt oluşabilir.
Para
borçları açısından borçlu temerrüdüne bağlanan sonuçlardan birisi, temerrüt
faizi ödeme yükümlülüğüdür. Temerrüt faizi borçlunun para borcunu zamanında
ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine kanun gereği kendiliğinden işlemeye
başlayan ve temerrüdün devamı müddetince varlığını sürdüren bir karşılık olması
itibariyle, zamanında ifa etmeme olgusuyla doğrudan bir bağlantı içindedir.
Temerrüt faizi belirtilen temel amaca hizmet etmenin yanı sıra, pratik başka amaçlara
da yöneliktir. Alacaklının bir zarara uğrayıp uğramadığı veya zararın temerrüt
faizi oranından daha düşük olup olmadığı tartışmalarına meydan verilmeksizin,
borçlunun faiz ödemeye peşinen zorlanması yargı organlarını büyük bir yükten
kurtarmakta ayrıca, borçluyu zamanında ödemede bulunmaya sevk etmektedir.
Temerrüt
faizi, muhtemel zararların giderilmesi amacıyla doğrudan doğruya yasa koyucu
tarafından öngörülmüş bir karşılık olup, talep edilebilmesi için gerçekten bir
zarar görülmüş olması gerekli değildir. Bu konuda borçluya bir ispat hakkı da
tanınmış olmadığı gibi, borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması da şart
değildir. Tanımlanan bu özellikleri ile öğretide de hâkim olan görüş temerrüt
faizinin, alacaklının aksi iddia olunmayan farazi zararının asgari oranda
giderilmesine yönelik maktu ve götürü bir tazminat niteliği taşıdığı
yönündedir. Temerrüt faizinin fonksiyonu ve bu faizi öngören yasal düzenlemenin
amacı göz önüne alındığında tazminat nitelemesine varılabilir (Bkz. Dr. Nami
Barlas, age., s.127 vd)
Görüldüğü
üzere, para borçlarında borçlunun borcunu vadesinde ödememesi halinde yasal
faizden ayrık olarak uygulanan ve borçlu tarafından ödenmek zorunda bırakılan
gecikme zammının aslında bir faiz olduğunda kuşku yoktur. Nitekim HGK'nun
16.06.2004 gün ve 2004/19-357 E, 2004/360 K. sayılı ilamında da aynı ilkeler
benimsenmiştir.
Nevar
ki, uyuşmazlığın Hukuk Genel Kurulu'na geldiği aşamada 6098 sayılı Türk Borçlar
Kanunu yürürlüğe girmiş olup, Türk Borçlar Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanunu'nun (6101 SK) 7. maddesinde aynen " Türk Borçlar
Kanununun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları ile geçici ödemelere
ilişkin 76., faize ilişkin 88., temerrüt faizine ilişkin 120. ve aşırı ifa
güçlüğüne ilişkin 138. maddesi, görülmekte olan davalarda da uygulanır."
hükmünü içermektedir.
6098
sayılı Türk Borçlar Kanunu(TBK)'nun 88. maddesindeki "Faiz ödeme borcunda
uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun
doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme
ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen
yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz." hükmünü içermesinin
yanı sıra, temerrüt faizine ilişkin 120. maddesinde de aynen; "Uygulanacak
yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun
doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme
ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca
belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. Akdî faiz oranı
kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve
yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise,
temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur." düzenlemesine
yer verilmiştir.
Tüm
bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı
vekili tarafından Mersin 1. İcra Müdürlüğü'nün 2007/1167 esas sayılı icra
dosyası ile davalı hakkında başlatılan icra takibinde; asıl alacak ve KDV
istemiyle birlikte 6.035,00 YTL gecikme zammının tahsili de istenilmiştir.
Davacının takip talebinde "gecikme zammı" olarak istediği bedel
gecikme (temerrüt) faizi olup asıl alacağa temerrüt faizi eklenmek suretiyle
toplam alacak miktarının belirlenmesi gerekir.
Ancak,
somut uyuşmazlığın çözümü bakımından karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş
bulunan ve halen devam eden davalarda da uygulanması gereken hükümler içeren
6098 sy TBK ve 6101 sayılı Kanun'un, somut olaya etkisinin bulunup
bulunmadığının yerel mahkemece değerlendirilmesi gerekmektedir.
Hal
böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire
bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya
aykırıdır.
Bu
nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ:
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının, yukarıda ve
Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun
30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen "Geçici
madde 3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, aynı Kanun'un 440. maddesi
uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 10.10.2012 gününde yapılan ilk
görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.
17 Nisan 2013 Çarşamba
Yargıtay
6. Hukuk Dairesi
Esas : 2003/3576
Karar : 2003/3587
Tarih : 20/05/2003
Merciice verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı karar borçlu tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Alacaklı vekili, borçlu kiracının 20.03.2002 tarihinde başlayan kira yılı için yıllık peşin ödenmesi gereken kira bedelini ödemediğini, yapılan icra takibine itiraz ettiğini, itiraz ettiği miktarı dahi süresi içerisinde icraya yatırmadığını belirterek itirazın kaldırılmasını ve taşınmazın tahliyesini istemiştir.
Davalı borçlu 13.03.2002 tarihinde kabul ettiği yıllık kira parasını konutta ödemeli olarak alacaklıların adresine göndermiş, havale alıcısı bulunamadığından iade edilmiş, tekrar ihtarlı ödeme emrinin 02.10.2002 tarihinde kendisine tebliğinden önce 27.09.2002 tarihinde 400.000.000.-lira yıllık kira bedelini alacaklıya konutta ödemeli olarak göndermiş, bu havale dahi iade edilmiştir. Bunun üzerine 11.11.2002 tarihinde icraya yatırılmıştır. Bu durumda borçlu takiple istenen 20.03.2002 – 20.03.2003 dönemi kira parasını iki kez konutta ödemeli olarak göndermiş olup, ihtarlı ödeme emrinin tebliğ edildiği 02.10.2002 tarihinde istenen kira parası PTT'de alacaklının emrinde bulunduğu ve alacaklı tarafından alınmadığından kiracının temerrüdü gerçekleşmemiştir. Bu sebeple istemin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi hatalı görüldüğünden, kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Merciice verilen karar yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine 20.05.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kaynak:Corpus
UYARI: Firmamızca basılı ortamdan elektronik ortama aktarılan içtihat metni, tarafımızdan içeriği etkilenmeyecek şekilde değiştirilmiş ve değişikliği yapan algoritma TESCİL ettirilmiştir. Tescil edilmiş içtihat metninin Corpus sözleşmesinde belirtilen amaçlar dışında herhangi bir ortamda (elektronik veya yazılı) bulundurulması/kullanılması durumunda firmamız tüm kanuni haklarını KULLANACAKTIR.
Yargıtay
13. Hukuk Dairesi Esas : 2004/10039 Karar : 2005/1029 Tarih : 28.01.2005
*SATIŞ
SÖZLEŞMESİ
*KARŞILIKLI
TAAHHÜTLERİ HAVİ AKİT
*AYNI
ANDA İFA
(818
s. BK. m. 81)
Taraflar
arasındaki istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı
nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde
davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği
konuşuldu düşünüldü.
KARAR
Davacı,
Orman Genel Müdürlüğünce davalıya tahsis edilen 25 ton odunu, 21.3.2003 tarihli
sözleşme ile tonu 50.000.000 TL.den satın alıp bedeli 1.250.000.000 TL.yi
ödediğini ancak odunların teslim edilmediğini belirterek 25 ton odunun
kendisine ait olduğunun tesbiti ile aynen teslimine, aynen teslim mümkün
olmadığı takdirde 25 ton odunun rayiç değerinin tahsiline karar verilmesini
istemiştir.
Davalı,
davacıdan 37 ster odun karşılığı 600.000.000 TL. alıp odunları teslim ettiğini
savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece,
satışa konu odunların mülkiyetinin dava dışı Orman idaresine ait olduğu,
davalının yazılı sözleşme ile 25 ton odunu davacıya sattığı, davalının odunları
teslim ettiğini kanıtlayamadığı gerekçesi ile 25 ton odunun dava tarihindeki
değeri 2.250.000.000 TL.nin hüküm tarihinden işleyecek yasal faizi ile
davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1-
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici
nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına
göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının
reddi gerekir.
2-
BK.81. maddesi "Mütekabil taahhütler, muhtevi olan bir akdin ifasını talep
eden kimse, akdin şartları ve mahiyetine nazaran bir ecelden istifade hakkını
haiz olmadıkça kendi borcunu ifa etmiş veya ifasını teklif eylemiş olması
lazımdır." düzenlemesini getirmiştir. Buna göre iki tarafa borç yükleyen
sözleşmelerde taraflar edimlerin değişimini kabul etmişlerdir. Taraflardan her
biri diğer tarafın edimini elde etmek için kendi edimini ifa etmek borcu altına
girer. Her iki tarafa da edimini yerine getirme yükümlülüğü getiren
sözleşmelere tam iki taraflı sözleşmeler denir. İki tarafa borç yükleyen
sözleşmelerde edimlerin aynı anda ifa edilmesi gerekir. Satış sözleşmesinde tam
iki taraflı sözleşmelerdendir. Satış sözleşmesinde, alıcı satış bedelini ödemek
satıcıda satışa konu malı alıcıya teslim etmekle yükümlüdür. Taraflardan birisi
ecelden istifade hakkını haiz değilse karşı taraftan edemini yerine getirmesini
isteyebilmesi için kendi edimini yerine getirmesi veya yerine getirmeyi usulüne
uygun tebliğ etmiş olması gerekir.
Taraflar
arasında yapılan 21.3.2003 tarihli sözleşmede davalı satıcının 25 ton odunu,
tonu 50.000.000 TL.den 1.250.000.000 TL. bedelle davacıya sattığı, satış
bedelinin ödendiği belirtilmiştir. Ancak davacı 21.1.2004 tarihli celsede odun
bedeli 1.250.000.000 TL. den 750.000.000 TL.yi ödediğini kalan 500.000.000
TL.yi daha sonra nakliye bedeli olarak ödeyeceğini, diğer bir değişle,
sözleşmede yazılanın aksine satış bedelinden 500.000.000 TL.yi ödemediğini
kabul etmiştir. Davacı alıcı, satış sözleşmesi gereği kendi üzerine düşen edimi
tamamen yerine getirmediği sabit olmuştur. Bu durumda yukarda yapılan
açıklamalar gözetildiğinde kendi edimini yerine getirmeyen ve eksik satış
bedelini ödemeyi teklif etmeyen davacı davalıdan satışa konu odunların
tamamının teslimini veya rayiç değerinin tahsilini isteyemez. Mahkemece
davalıya ödendiği sabit olan 750.000.000 TL.ye tekabül eden odun bedelinin
tahsiline karar verilmesi gerekirken semenin tamamı ödenmiş kabul edilerek
yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
SONUÇ
: (1) nolu bentte yazılı nedenle davalının sair temyiz itirazlarının reddine,
(2) nolu bentte gösterilen nedenle kararın davalı lehine BOZULMASINA, peşin
harcın istek halinde iadesine, 28.1.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kaynak:Corpus
UYARI:
Firmamızca basılı ortamdan elektronik ortama aktarılan içtihat metni,
tarafımızdan içeriği etkilenmeyecek şekilde değiştirilmiş ve değişikliği yapan
algoritma TESCİL ettirilmiştir. Tescil edilmiş içtihat metninin Corpus
sözleşmesinde belirtilen amaçlar dışında herhangi bir ortamda (elektronik veya
yazılı) bulundurulması/kullanılması durumunda firmamız tüm kanuni haklarını
KULLANACAKTIR.
10 Nisan 2013 Çarşamba
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu Esas : 1994/19-428 Karar : 1994/866 Tarih : 21.12.1994
*İFA
UĞRUNA EDİM AMAÇLI SÖZLEŞME
*TEK
TARAFLI FESİH
*ŞARTNAMEYE
UYGUN MAL TESLİMİ
(818 s.
BK. m. 18, 101, 463, 466)
Özet
: İfa uğruna edim amacıyla düzenlenen sözleşmeler ve ekleri, tarafların gerçek
amaçlarına uygun biçimde yorumlanmalıdır.
Gerçek
amaç; bankaya olan kredi borcunun, davalının üretmiş ve üreteceği malların,
banka tarafından alınıp satılarak tasfiyesi olduğundan; malın teslimi olan
edimin yerine getirilmemesi ya da eksik yerine getirilmesinden dolayı, feshin
haklı olup olmadığının saptanması için, uzman bilirkişilerden, teslim edilen
malların teknik şartnameye uygun olup olmadığı konusunda rapor alınarak,
sonucuna göre karar verilmelidir.
Taraflar
arasındaki "itirazın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama
sonunda; (İstanbul Asliye Birinci Ticaret Mahkemesi)’nce davanın reddine dair
verilen 8.7.1992 gün ve 313-2540 sayılı kararın incelenmesi davacı vekilleri
tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Ondokuzuncu Hukuk Dairesi’nin 8.4.1993
gün ve 9844-2621 sayılı ilamiyle; (...Davacı bankanın, davalı şirketten kredi
sözleşmesine dayalı alacağının tahsilini sağlamak amacı ile taraflar arasında
15.1.1990 ve 9.3.1990 tarihli anlaşma ve protokoller yapılmıştır. Yapılan
9.3.1990 tarihli protokolün 17. maddesinde; bu sözleşmenin amacı davalı
şirketin, bankaya olan borçlarının tasfiyesine yönelik olduğu belirtilerek,
sözleşmeye konu mıcırların; gerek Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı,
gerekse borçlu şirket veya sair firmalarla yapılan veya yapılacak anlaşmaların
bu tasfiye amacını sağlamak olduğu kabul edilmiştir. Aynı protokolün, 1.
maddesinde; borçlu şirketin, sahip olduğu taşocağında bulunan kırılmış ve daha
sonra kırılacak ve 500 tona iblağ edilecek mıcırı her türlü ayıptan ve sair
takyidatlardan arınmış olarak satmayı kabul ettiği ve buna göre birinci dilim
teslimat olan 100 ton mıcırın 30 takvim günü içinde (Nisan 1990), müteakip 150
tonu, 30. takvim günü (Mayıs 1990), üçüncü dilim Haziran 1990 tarihinde, 200 ton
ve dördüncü dilim olarak 90 ton Temmuz 1990 tarihinde termin programı dahilinde
Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne teslim edilmek üzere hazır bulundurmayı kabul
ve taahhüt etmiş ve 8. maddesinde; mıcırların satış ve devri ile ilgili her
türlü resim, vergi, harçlar ve mıcırın nakliyesine dair bedelin Belediye’den
alınacak istihkaklardan düşülerek kalan meblağın, firmanın borçlarından mahsup
edileceği, artan istihkakların firmanın mer’i riskleri karşılığı bloke
edileceği, 11. maddesinde ise; mıcırların satış bedeli, Ankara Büyükşehir
Belediyesi’nden tahsil edildiğinde, firmanın doğmuş ve doğacak tüm borçlarından
mahsup edileceği, 12. maddesinde; satış işlemi her ne kadar satış sözleşmesinde
belirlenen bedel üzerinden yapılacaksa da, akitten kaynaklanan vecibelerin
zamanında yerine getirilmemesi sonucu doğan faiz vs. masraflar da ilave
edilerek Belediye’den tahsil olunacak istihkak bedellerinden mahsup edileceği,
17. maddenin 2. fıkrasında; firmaca yüklenilen edimin yerine getirilmemesi,
eksik yerine getirilmesi durumlarında banka akdetmiş bulunduğu tüm sözleşmeleri
hiçbir mükellefiyet altına girmeksizin tek taraflı olarak feshetmek yetkisine
sahiptir. Böyle bir durumda banka, tüm bu anlaşmalardan bağımsız ve geriye
dönük olarak borçlu firma lehine kullandırmış bulunduğu kredilerden kaynaklanan
borçlarını kat ederek yasal takibe geçmekte muhtar olacağı kabul edilmiştir.
Tarafların sözleşme ve protokole dayalı anlaşmalarını, bu hükümler gözetilerek
BK.nun 18. maddesine göre, gerçek amaçlarına uygun şekilde yorumlamak gerekir.
Bu durumda taraflar arasında akdedilen 15.1.1990 tarihli satım sözleşmesi
gerçekte davalının bankaya olan borcunun ödenmesini teminen ticaretine konu
mıcırların banka tarafından Belediye’ye satışının sağlanması ve bedelinin
borcuna mahsup edilmesi olup, davacı banka bu amaçla Ankara Belediyesi’ne mıcır
satış taahhüdünde bulunmuş yapılan bu taahhütteki termin planına ve
niteliklerine uygun şekilde mıcırların teslimi 9.3.1990 tarihli protokolle
davalı tarafından yüklenilmiştir. Protokolde kararlaştırıldığı üzere, Nisan
1990 ayı içinde gönderilmesi gereken ilk parti 100 ton mıcır yerine davalı
tarafından 30 ton teslimatta bulunulmuş ve bu malların da niteliklerine uygun
olmadığı, ayıplı bulunduğuna ilişkin Belediye’nin 2.5.1990 tarihli ihtarına dayanılarak
banka tarafından davalı şirkete 4.5.1990 tarihli ihtarla duyurulmuş ancak
davalı şirket niteliğine ve termin planına uygun miktarda mal tesliminde
temerrüt etmiştir. Davalı bankaya karşı verdiği cevapta satışa konu malların
tamamını davacıya teslim ettiğinden kendisinin termin planı ve niteliğinden
sorumlu tutulamayacağını bildirmiş ise de, yapılan protokolün 1. maddesinde
belirtildiği üzere, satışa konu 500 ton mıcır protokolün düzenlendiği tarihte
bir kısmı ocakta hazır ve bir kısmı da bilahare hazırlanacaktır. Davalı
tarafından protokolün termin planında saptanan birinci parti mala karşılık
yalnız 30 ton teslimatta bulunulduğu hususunda da bir tereddüt bulunmamaktadır.
Bu durumda, davalının kendisine yapılan ihtarla temerrüde düşürüldüğünün kabulü
gerekir.
Davalı
şirketin termin planına ve niteliklerine uygun mal teslim etmemesi üzerine,
Belediye’nin banka ile akdettiği satış sözleşmesi feshedilip 25.6.1990 tarihli
ihtarla bankaya bildirilmekle banka tarafından mütemerrid şirkete çekilen
26.6.1990 tarihli ihtarla sözleşme ve protokoller feshedilmiştir. Yapılan bu
fesih, protokolün 17. maddesi 2. fıkrası hükmüne dayanmakta olup haklı ve
hukukidir. Bunun sonucu olarak davalı şirketin, kredi borcunu kat eden davacı
Bankanın alacağı hakkında yaptığı icra takibine borçlunun itirazının kapsamı
yönünden Belediye’ye teslim edilen ve bankaca tahsil olunup borca mahsubu
gereken bedelin de gözetilerek, banka kayıtları üzerinde yaptırılacak bilirkişi
incelemesi ile saptanacak alacak miktarına göre itirazın iptaline hüküm
kurulması gerekirken yazılı şekilde davalı savunmasının kabulü ve davanın reddi
isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden
yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz
eden: Davacı vekilleri.
Hukuk
Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Taraflar
arasında ifa uğruna edim amacıyla düzenlenen 15.1.1990 tarihli alım satım
sözleşmesinin 1. maddesinde; "alıcı, emtianın Ankara Büyükşehir Belediyesi
ile arasında akdedilen sözleşmede belirtilen evsafta olması koşuluna bağlı
olarak satıcıdan 500.000 ton (% 30 fazlası veya eksiği olabilir) asfalt mıcırı
almayı kabul etmiştir" koşuluna yer verilmiştir. Yine taraflar arasında
düzenlenen ve 15.1.1990 tarihli sözleşmeyi ortadan kaldırmayıp, ek hükümler
taşıyan 9.3.1990 tarihli protokolün 2. maddesinde de aynı koşulun belirlendiği
görülmektedir. Bu durumda, davalı borçlu Ö......... Koll. Şti., yukarıda
belirtilen sözleşme ve protokol hükümlerine göre davacı alacaklı banka ile
Ankara Büyükşehir Belediyesi arasında akdedilen satış sözleşmesinde saptanan
evsaftaki mıcırları, teslim borcu altına girmiş bulunmaktadır. Ayrıca da, 15.1.1990
tarihli sözleşmenin 4. ve 6. maddeleri içeriği ile protokolün 1. maddesi
hükmüne göre; davalı satıcının, mıcırları Belediye’ye değil davacı alıcıya
teslim etmeyi üstlenmiş olduğu aşikardır. Kaldı ki bu husus, 21.3.1990 tarihli
vedia anlaşması ve davalı ile dava dışı U..... İnşaat ve Ticaret A.Ş. arasında
aktedilen taşıma sözleşmesinden de anlaşılmaktadır. O itibarla davalının Nisan
1990 termin planında belirtilen miktardan daha az mıcırı Belediye’ye teslim
ettiği ve böylece sözleşme ve protokol hükümlerini bu yönden ihlal ettiği kabul
edilemez. Ancak, sözleşme ve protokolün davalı satıcının, mıcırları davacı ile
Ankara Büyükşehir Belediyesi arasında aktedilen sözleşmede belirtilen evsafa
uygun olarak teslim edeceği yolundaki hükümlerini, BK.nun 18. maddesine göre
tarafların gerçek amaçlarına uygun biçimde yorumlamak gerekir. Esasen taraflar
arasındaki sözleşme ve protokolün nihai gayesi; davalının, davacı bankaya olan
kredi borcunun davalının üretmiş ve üreteceği mıcırların davacı banka
tarafından alınıp Belediye’ye satılması ve buradan elde edilecek para ile
tasfiyesidir. Durum böyle olunca davalının, evsafa uygun mıcır teslim etme
borcunun, mıcırların Belediye’nin davacı ile yaptığı sözleşmede öngörülen
evsafa uygun bulunarak benimsenilmesine kadar devam ettiğinin kabulü gerekir.
Davacı ile davalı ve müstevdi sıfatıyla Refik arasında düzenlenen vedia
sözleşmesinin 1. maddesinde de; "Müstevdi Refik, bankanın maliki bulunduğu
aşağıda nitelikleri yazılı 500.000 ton olan emtiayı eksiksiz olarak teslim
almıştır" denilmiş ve devamında emtianın niteliği başlığı altında Ankara
Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan keşif özetindeki vasıf ve nitelikleri havi
19-13 mm. 13-9 mm. 9-0 mm. asfalt agregasın (mıcır) dan bahsedilmiştir. Bu
belirleme ise, davalının yukarıda açıklandığı şekilde sorumluluğunun mıcırların
Belediye’ce evsafa uygun bulunarak teslim alınıncaya kadar devam etmekte olması
karşısında gerek vedia sözleşmesi gerek 8.3.1990 tarihli sözleşmenin 1. maddesi
yollaması ile bu sözleşmenin eki olan özel teknik şartnamenin 1. maddesi
hükmüne göre mıcırların, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Karayolları Genel
Müdürlüğü "Bitümlü Kaplamalar Şartnamesinde" bahsi geçen tablo 1’deki
malzemelerden, C tipine uygun olduğu yolunda açık bir saptamayı içermemektedir.
Yalnızca miktar ve mıcırların kutruna ilişkin olması nedeniyle olayda mevcut
delillerle davalının davacıya evsafa uygun mıcır teslim ettiğini kabul etmek
mümkün görülemez.
Her
ne kadar davalı, ifa uğruna edim anlaşması gereği olarak öncelikle davacının,
mıcırları kabul etmeyen Belediye’ye karşı yasal yollara müracaat ederek hak
araması, icabı hale göre başkalarına satmak üzere gereken çabayı göstermesi
gerektiğini savunmuş ise de, 9.3.1990 tarihli protokolün 17. maddesinde
davalının yüklendiği edimi yerine getirmemesi ya da eksik yerine getirmesi
durumunda davacı bankanın aktetmiş olduğu tüm sözleşmeleri hiçbir mükellefiyet
altına girmeden tek taraflı olarak feshetmek yetkisine sahip olduğu ve borcun
aslı olan kredi alacağını isteyebileceği kararlaştırıldığından, davalının bu
savunmasına itibar edilememiştir.
Hal
böyle olunca olayda, sağlıklı ve hukuksal bir çözüme ulaşılabilmesi için
öncelikle yukarıda yapılan açıklamaların ışığında davacının davalıyı 4.5.1990
tarihli ihtarname ile temerrüde düşürmüş olduğu da gözetilerek, Belediye’ye
teslim edilmiş olan mıcırların özel teknik şartnameye uygun olup olmadığı
üzerinde durulmak ve böylece davacının, protokolün 17. maddesindeki fesih
hakkını kullanmasının isabetli olup olmadığının saptanması gerekir.
Bunun
tesbiti için de, dosya arasında bulunan ve Karayolları Genel Müdürlüğü
Araştırma Feh Heyeti Müdürlüğü’nün 9.5.1990, Karayolları Genel Müdürlüğü
Dördüncü Bölge Müdürlüğü’nün 10.5.1990 tarihli ve bazı yönlerden kesinlik
arzetmeyen ve davacı tarafça mahkeme eli ile yaptırılan tesbit sonucu
düzenlenen 15.6.1990 tarihli raporları, esas alarak, konusunda uzman üç kişilik
bir bilirkişi kurulu aracılığı ile inceleme yaptırılıp, Belediye’ye kısmen
teslim edilen mıcırların özel teknik şartnameye uygun olup olmadığı yolunda
rapor alınarak varılacak sonuç dairesinde bir karar verilmek icap eder.
Mahkemece,
açıklanan bu husus gözetilmeksizin önceki kararda direnilmesi doğru değildir.
O
halde, usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
S
o n u ç : Davacı vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının
yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi uyarınca
(BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 21.12.1994
gününde, oyçokluğuyla karar verildi.
Kaynak:YKD.
Kasım-1996 s: 1703
UYARI:
Firmamızca basılı ortamdan elektronik ortama aktarılan içtihat metni,
tarafımızdan içeriği etkilenmeyecek şekilde değiştirilmiş ve değişikliği yapan
algoritma TESCİL ettirilmiştir. Tescil edilmiş içtihat metninin Corpus
sözleşmesinde belirtilen amaçlar dışında herhangi bir ortamda (elektronik veya
yazılı) bulundurulması/kullanılması durumunda firmamız tüm kanuni haklarını
KULLANACAKTIR.üde düşürüldüğünün KABULÜ GEREKİR.
20 Mart 2013 Çarşamba
Yargıtay Hukuk
Genel Kurulu Esas : 2011/17-569 Karar : 2011/710 Tarih : 30.11.2011
*RÜCUEN TAZMİNAT
*ZAMANAŞIMI *CEZA ZAMANAŞIMININ UYGULANMASI
(6762 s. TTK m.
1301) (2918 s. Trafik K m. 109/1, 2) (818 s. BK m. 60)
Özet : Davacı
sigorta şirketi, sigorta ettirene ödeme yapmakla zarar sorumlularına karşı
sigorta ettirenin yerine geçer. Sigortacının tabi olduğu zamanaşımı, sigorta
ettirenin, zarar sorumlusu aleyhine açabileceği davanın zamanaşımına tabidir ve
aynı tarihte başlar.
Sigortalı araçta
meydana gelen hasar ile ölümlü kaza olayı tek olup, ikisi birbirinden
ayrılamaz.
Maddi tazminat
istemine ilişkin davalarda, dava konusunun cezayı gerektiren bir fiilden
doğması ve ceza kanununun bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş
bulunması halinde bu sürenin uygulanacağı, kaza sonrasında bir kişinin hayatını
kaybettiği, bu sürenin maddi tazminat isteminde bulunabilecek her iki taraf
için de uygulanması gerektiği, kazaya neden olan kişi hakkında bir ceza
davasının açılmamış olmasının, uzamış ceza zamanaşımının uygulanmasına engel
olmayacağı gözetilerek, uygulanması gereken zamanaşımı süresi ceza zamanaşımı
süresi olup, mahkemece işin esasına girilerek deliller toplanıp sonucuna göre
karar verilmesi gerekir.
Taraflar
arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
(Ankara Onuncu Sulh Hukuk Mahkemesi)'nce davanın zamanaşımı nedeniyle reddine
dair verilen 30.09.2009 gün ve 2009/499 E., 2009/1951 K. sayılı kararın
incelenmesi, davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Onyedinci
Hukuk Dairesi'nin 09.03.2010 gün ve 2010/70-2010/2102 K. sayılı ilamı ile;
("...Davacı
vekili, müvekkilinin kasko sigortacısı olduğu aracın, davalıların murisine
çarptığı ve murisin hayatını kaybettiğini, bu kazada sigortalı aracın da zarar
gördüğünü ve hasar bedelinin müvekkilince sigortalıya ödendiğini ileri sürerek,
3.210,12.-TL.nin davalı mirasçılardan rücuan tahsiline karar verilmesini talep
ve dava etmiştir.
Davalılar
vekilleri, davanın 2 yıllık zamanaşımından sonra açıldığını, davanın reddini
savunmuşlardır.
Mahkemece,
iddia, savunma ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, muris yönünden ceza
zamanaşımının uygulanamayacağı, davanın 2 yıllık zamanaşımı içinde açılmadığı
gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından
temyiz edilmiştir.
Dava, TTK'nın
1301. maddesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir.
Davacı sigorta
şirketi sigorta ettirene ödeme yapmakla, zarar sorumlularına karşı sigorta
ettirenin yerine geçer. Bu nedenle sigortacının tabi olduğu zamanaşımı, sigorta
ettirenin, zarar sorumlusu aleyhine açabileceği davanın zamanaşımına tabidir ve
aynı tarihte başlar. Dosya içeriğine göre, kaza 12.12.2006 tarihinde meydana
gelmiş, dava ise 13.03.2009 tarihinde açılmıştır. 2918 sayılı Yasa'nın 109/1.
maddesinde düzenlenen 2 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği anlaşılmaktadır. Ne
var ki, 2918 sayılı Yasa'nın 109/2. maddesi uyarınca, maddi tazminat istemine
ilişkin davalarda, dava konusunun cezayı gerektiren bir fiilden doğması ve ceza
kanunu bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş bulunması halinde
bu sürenin uygulanacağı belirtilmiş olup, somut uyuşmazlıkta kaza sonrasında
bir kişinin hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır. Madde kapsamından, bu sürenin
maddi tazminat isteminde bulunabilecek her iki taraf için de uygulanması
gerektiğinin kabulü gerekir. O halde uygulanması gereken zamanaşımı süresi,
ceza zamanaşımı süresi olup, mahkemece işin esasına girilerek tarafların
delilleri toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde
davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir...") gerekçesi ile bozularak
dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece
önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden:
Davacı A... A... T... Sigorta Şirketi vekili
Hukuk Genel
Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan
ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kasko
sigorta sözleşmesinden kaynaklanan, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nun
1301. maddesine dayalı, rücuen tazminat istemine ilişkindir.
Davalılar
vekili, zamanaşımı definde bulunmuştur.
Yerel mahkemece,
zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Hüküm, davacı
vekilinin temyizi üzerine Özel Daire'ce yukarıda açıklanan gerekçeyle
bozulmuştur.
Yerel mahkemece
önceki kararda ısrar edilmiş; hükmü, davacılar vekili temyize getirmiştir.
Direnme yoluyla
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 6762 sayılı TTK'nın 1301. maddesine
dayanılarak açılan ve ölümlü trafik kazasından kaynaklanan riziko nedeniyle,
dava dışı sigortalıya, kasko sigorta poliçesi kapsamında ödenen araç hasar
bedelinin, rücuen tazminine ilişkin bulunan eldeki davanın, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu (KTK)'nun 109/2. maddesinde düzenlenen uzamış ceza
zamanaşımı süresine tabi olup olmayacağı, sonuçta, somut olay yönünden
uygulanacak zamanaşımı süresinin tespiti, noktasında toplanmaktadır.
Belirtmelidir
ki, trafik kazası sonucunda bir kimsenin yaralanmasına veya ölümüne neden
olunması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir.
818 sayılı
Borçlar Kanunu (BK)'nun 41. maddesine göre haksız fiil, gerek kasten, gerek
ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız surette bir başkasına zarar
verilmesi halidir. Aynı Kanun'un 60. maddesi ise bu hallerde uygulanacak
zamanaşımını düzenlemiştir. Buna göre, haksız fiilden zarar gören kişinin,
haksız fiil nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararının tazmini istemiyle
açacağı dava, zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren bir ve her halde
haksız fiil tarihinden itibaren on yıllık zamanaşımı süresine tabidir.
Aynı maddenin
ikinci fıkrasında ise bu davanın, ceza kanunlarına göre müddeti daha uzun
müruruzamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olması halinde
tazminat davasına da o müruruzamanın tatbik olunacağı belirtilerek, zamanaşımı
süresinin bu gerekçeyle uzayacağı kabul edilmiştir.
Buna karşılık,
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)'nun 109. maddesinin ilk fıkrasında,
yine bir haksız fiil niteliğindeki trafik kazalarından doğan tazminat
taleplerinin tabi bulunacağı zamanaşımı süresi yönünden 818 sayılı Borçlar
Kanunu'nun 60. maddesindeki düzenlemeden farklı, özel bir hüküm getirilmiş;
"motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin
talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten
başlayarak iki yıl ve her halde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde
zamanaşımına uğrar" şeklindeki bu hükümle, Borçlar Kanunu'nun 60.
maddesindeki bir yıllık zamanaşımı süresi, bu tür tazminat davaları yönünden
iki yıl olarak düzenlenmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise;
"davanın cezayı gerektiren bir eylemden doğması ve ceza kanununun bu eylem
için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmesi halinde, bu sürenin, maddi
tazminat talebiyle açılacak davalar için de geçerli olacağı" hükme bağlanmıştır.
Görülmektedir
ki, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60. maddesi ile 2918 sayılı Karayolları
Trafik Kanunu'nun 109/11. maddesi, zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden
birbiriyle uyumlu olmakla birlikte, zamanaşımı süresi yönünden birbirlerinden
ayrılmaktadır. Trafik kazalarından doğan tazminat talepleri bakımından
zamanaşımı süresi Borçlar Kanunu'nun 60. maddesine göre bir yıl; 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/11. maddesine göre ise iki yıl olarak
düzenlenmiştir.
Vurgulamakta
yarar vardır ki, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/11. maddesine
göre, ceza kanununda öngörülen daha uzun (uzamış) zamanaşımı süresinin tazminat
talebiyle açılacak davalarda uygulanabilmesi için, eylemin ceza kanununa göre
suç sayılması gerekli ve yeterlidir; fail hakkında mahkumiyet kararı verilmesi
veya bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin o davada tazminat yönünden
bir talepte bulunmuş olması şartı aranmamaktadır.
Ceza Kanunu'nda
öngörülen daha uzun (uzamış) zamanaşımı süresi, olay tarihinden itibaren
işlemeye başlar; sürenin işlemeye başlaması için, zarar görenin, zararı ve onun
failini öğrenmesi koşulu aranmaz. Ancak, zarar veya onun faili, uzamış
zamanaşımı süresinin bitmesinden sonra öğrenilmiş ise, davanın, öğrenme
tarihinden itibaren, 2918 sayılı Kanun'un 109. maddesindeki iki yıllık süre
içerisinde açılması gerekir.
Nitekim, Hukuk
Genel Kurulu'nun 16.04.2008 tarih ve 2008/4-326 E.-325 K.; 06.02.2008 tarih ve
2008/4-69 E.-101 K.; 12.03.2008 tarih ve 2008/4-248 E.-240 K.; 20.12.2006 tarih,
2006/4-801 E.-813 K. ve 2011/17-427 E.-519 K. sayılı ilamlarında da aynı
hususlar vurgulanmıştır.
Konuyla ilgisi
nedeniyle, sigorta sözleşmesi hakkında da genel bir açıklama yapılmasında fayda
vardır:
6762 sayılı Türk
Ticaret Kanunu (TTK)'nun 1263. maddesinin birinci fıkrasında, sigorta
sözleşmesi, "Sigorta bir akittir ki, bununla sigortacı bir prim
karşılığında diğer bir kimsenin para ile ölçülebilir bir menfaatini halele
uğratan bir tehlikenin (bir rizikonun) meydana gelmesi halinde tazminat vermeyi
yahut bir veya birkaç kimsenin hayat müddetleri sebebiyle veya hayatlarında
meydana gelen belli birtakım hadiseler dolayısiyle bir para ödemeyi veya sair
edalarda bulunmayı üzerine alır" şeklinde tanımlanmıştır.
Buna göre,
sigorta sözleşmesi ile teminat altına alınan husus malın bizatihi kendisi
değil, sigorta ettirenin o mal üzerindeki menfaatidir.
Özel sigorta
türlerini, zarar sigortası ve meblağ sigortası olmak üzere iki ana gruba
ayırmak mümkündür. Birinci gruba giren zarar, yani mal ve malvarlığı sigortalarında,
riziko para ile ölçülmesi mümkün olan menfaatlere ilişkin olduğu halde, diğer
grupta insan hayatı gibi konusu para ile değerlendirilemeyen menfaat ilişkileri
sigorta teminatı altına alınmaktadır. Bunlardan ilk gruba kısaca "menfaat
(zarar) sigortası", diğerine ise, "meblağ sigortası"
denilmektedir.
Öte yandan,
motorlu kara taşıt araçları kasko sigortası, diğer bir deyişle uygulamada
kısaca "kasko sigortası" olarak adlandırılan sigorta türü, gerçek
anlamda ayrı bir sigorta türü olmayıp, mal/zarar sigortaları türlerinden bir
kısmının karma olarak motorlu kara taşıt araçlarında birlikte uygulanmasıdır.
Kasko sigortası sözleşmesi de niteliği itibariyle, bir sigorta sözleşmesidir.
Yukarıda da
belirtildiği üzere, kasko sigortası, mal sigortasının bir türü olmakla, bu
genel düzenleme dışında 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda ayrıca ve özel
olarak düzenlenmemiştir.
Kasko sigortası
ile kısaca "trafik sigortası" olarak da anılan "motorlu araçlar
zorunlu ve ihtiyari mali sorumluluk sigortasının birbirine karıştırılamaması
gerekir. Kasko sigortası ile sigorta ettirenin bizzat uğradığı zararlar
sigortaca güvence altına alındığı halde ikincisinde, sigorta ettirene ait
aracın karıştığı kazayla üçüncü kişilerin uğradığı zararlar sigorta tarafından
karşılanmaktadır (Ulaş, I. -Uygulamalı Sigorta Hukuku-Mal ve Sorumluluk
Sigortaları-, Ankara 2010, Sahife. 539, 551).
Kasko sigorta
sözleşmesinden kaynaklanan davalar, TTK'nın 1268. maddesi gereğince iki yıllık
zamanaşımı süresine tabidir.
Nitekim,
zamanaşımı süresinin iki yıl olduğuna ilişkin bu düzenlemeye, Kara Taşıtları
Kasko Sigortası Genel Şartları(KTKSGŞ)'nın C.9. maddesinde de aynen ve açıkça
yer verilmiştir.
Öğretide de,
kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan davaların iki yıllık zamanaşımı
süresine tabi olduğu benimsenmiştir (Eriş, G.: Açıklamalı-İçtihatlı Türk
Ticaret Kanunu, Cilt 5, Ankara 2010, s. 6105; Ulaş, I.: a.g.e., s. 644; Gökcan,
H.T./Kaymaz, S.: Karayolları Trafik Kanununa Göre Hukuki Sorumluluk,
Tazminat-Sigorta Rücu Davaları Trafik Suç ve Kabahatleri, Ankara 2010, s. 528;
Doğanay, İ.: Türk Ticaret Kanunu Şerhi, Cilt 3, Ankara 1990, s. 2957).
TTK'nın 1268.
maddesinde zamanaşımı süresinin başlangıcının hangi tarih olması gerektiği
gösterilmediğinden bu hususun genel hükümler çerçevesinde tespiti
gerekmektedir.
Bilindiği üzere,
818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 128. maddesine göre, zamanaşımı, alacağın muaccel
olduğu tarihte başlar.
Zarar
sigortalarında, tazminatın ne zaman muaccel olacağı hususunda ise TTK'nın 1292
ve 1299. maddeleri uygulanır. Bu madde hükümlerine göre, zamanaşımı süresinin
başlangıcı, alacağın muaccel olduğu gün, yani sigortalının rizikonun
gerçekleştiğini öğrendiği günden itibaren başlayan beş günlük ihbar tarihinin
son günüdür.
Nitekim Hukuk
Genel Kurulu'nun 22.12.2010 tarih ve 2010/17-664 E., 689 K. sayılı ilamında da
aynı ilkeler benimsenmiştir.
Açıklanan bu
maddi hukuk kuralları, somut olay ortaya konularak değerlendirildiğinde;
Eldeki davada,
12.12.2006 tarihli kaza tespit tutanağına göre, davacı Sigorta Şirketi
tarafından sigortalanan dava dışı sürücünün sevk ve idaresindeki araç, karşıdan
karşıya geçmeye çalışan davalıların murisine çarpmış, çarpmanın şiddeti ile bu
kişi, önce yaralanmışsa da daha sonra vefat etmiştir. Olayda, davalılar murisinin,
2918 sayılı KTK'nın 84. maddesine göre yaya kusurlarından kod (4)'ü ihlal
ettiği; dava konusu trafik kazası nedeniyle Ankara Yirmisekizinci Asliye Ceza
Mahkemesi'nde açılan 2007/94 Esas sayılı dava dosyasında alınan Adli Tıp Kurumu
Trafik İhtisas Dairesi'nin 23.05.2007 tarihli raporuyla da yine davalılar
murisinin dava konusu kazada birinci derecede kusurlu olduğu tespit edilmiştir.
Önemle
belirtmelidir ki, eldeki davada zamanaşımı süresinin başlangıcı konusunda yerel
mahkeme ile Özel Daire arasında, uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Hukuk Genel
Kurulu'ndaki görüşmeler sırasında, eldeki davada tek olay mı yoksa iki ayrı
olay mı olduğu konusunda açılan görüşmede iki farklı görüş ortaya konulmuştur:
Azınlıkta kalan
görüşte, olayda iki ayrı eylemin bulunduğu, buna göre, aracın yayaya
çarpmasının (ölüm) ayrı bir olay; müteveffa davalılar murisinin, davacı şirket
tarafından sigortalanan araca çarpmasının (maddi hasar) ise ayrı bir olay olup,
eldeki dava konusunu oluşturan ikinci halde ortada cezayı müstelzim bir eylemin
bulunmadığı ve bu nedenle de daha uzun (uzamış) ceza zamanaşımının
uygulanamayacağı, ileri sürülmüştür.
Çoğunluğu
oluşturan görüş ise, dava konusu olayda, sigortalı araçta meydana gelen hasar
ile ölümlü kaza olayının tek olup, ikisinin birbirinden ayrılamayacağı, dava
dışı sigortalının tabi olduğu zamanaşımı süresinden, davacı Sigorta Şirketinin
de faydalanacağı, olayda ikili bir ayrımın yapılamayacağı, 2918 sayılı Kanun'un
109. maddesinin özünün bu olduğu, ikili bir ayrım yapılabilmesi için bir yasa
değişikliğinin gerektiği, bundan faydalanmak için mutlaka bir ceza davasının
açılmasının zorunlu olmadığı, önemli olanın ceza hukukunu ilgilendiren bir
eylemin varlığı olduğu, dava konusu olayda üç ayrı kişinin bulunmadığı, özü tek
olan dava konusu eylemde, olayın tarafları için farklı zamanaşımı sürelerini
uygulamanın adil olmayan değişik sonuçlara götüreceği, bu nedenle haksız bir
fiil kapsamında olayın tek olduğu ve maddi zararın meydana gelmesi hali için
başka bir zamanaşımı süresinin uygulanamayacağı yönündedir.
Oluşan bu görüşe
göre sonuç itibariyle; dava konusu olayın tek olduğu ve somut olayda, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/2. maddesindeki ceza zamanaşımının
uygulanması gerektiği, maddi tazminat istemine ilişkin davalarda, dava konusunun
cezayı gerektiren bir fiilden doğması ve Ceza Kanunu'nun bu fiil için daha uzun
bir zamanaşımı süresi öngörmüş bulunması halinde bu sürenin uygulanacağı;
eldeki davada da kaza sonrasında bir kişinin hayatını kaybettiği, bu sürenin
maddi tazminat isteminde bulunabilecek her iki taraf için de uygulanması
gerektiği, kazaya neden olan kişi hakkında bir ceza davasının açılmamış
olmasının, uzamış ceza zamanaşımının uygulanmasına engel olmayacağı, somut olay
yönüyle davanın zamanaşımı süresi içinde açıldığı, mahkemece işin esasının
incelenmesi gerektiği oyçokluğu ile kabul edilmiştir.
Hal böyle
olunca, mahkemece, davanın süresinde açıldığının kabulü ile işin esasının
incelenmesi gerekirken, açıklanan bu hususlar gözardı edilerek davanın
zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması ve bu kararda direnilmesi
usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle
direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davacı
vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma
kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun'un 30.
maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen "geçici madde
3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu'nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin
harcının yatırana geri verilmesine, 30.11.2011 gününde yapılan ikinci görüşmede
oyçokluğu ile karar verildi.
Kaynak:YKD Mart-2012
Sf : 426
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)