10 Şubat 2012 Cuma

Borçlar Hukuku Özel Hükümler Dersi Vize Sınav Sorularının Cevapları

T.C. SELÇUK ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ 2011-2012 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI BORÇLAR HUKUKU ÖZEL HÜKÜMLER DERSİ VİZE İMTİHANI SORULARININ CEVAPLARI

SORULAR
OLAY I. Mersinde 500 ağaçlık Portakal bahçesi olan Selim, portakalları Konya’da ikamet etmekte olan Cemil’e kilosu 1 TL’den (Bir lira) satmıştır. Taraflar sözleşme konusu portakalların olgunlaşıp toplanma zamanı geldiğinde alıcı Cemil’e Mersindeki bahçede teslim edileceğini 15.10.2011 tarihli sözleşmeyle kararlaştırmışlardır. Ancak portakalların olgunlaşması zamanından bir ay önce meydana gelen aşırı soğuklar nedeniyle portakallar donarak tamamen bozulmuştur.
Mersindeki Selim’in kızı Sinem S.Ü. Hukuk Fakültesini kazanarak Konya’ya gelmiştir. Konya’da özel bir yurt ile sözleşme yaparak barınma sorununu çözmüştür.
SORU I: Portakalların donarak bozulmasını hukukî açıdan nitelendirerek 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun bu konuda öngördüğü ilkeyi hem genel hükümler hem de özel hükümleri dikkate alarak açıklayınız. 6098 sayılı TBK. bu konuda farklı bir düzenleme getirmiş midir, getirdiyse ne gibi farklılıklar mevcuttur açıklayınız.
SORU II: Cemil, portakallar bozulmasına rağmen sözleşmeden doğan para borcunu satıcı Selim’e ödemekle yükümlü müdür? Bu soruyu BK. ve TBK.’nunu dikkate alarak cevaplayınız?
SORU III: Sözleşmede Selim’in portakalları Konya’ya göndermesi kararlaştırılmış olsaydı cevabınız değişir miydi? Değişirse nasıl bir cevap verirdiniz (10 Puan). BK. ve TBK.’a göre cevaplayınız.
SORU IV: Bu olayda BK. anlamında ticari satım sözleşmesinin varlığı için gerekli şartlar nelerdir?  Ticari satımın alelade satımdan farklılık arz ettiği hususlar nelerdir açıklayınız. Olayda ticari satımın varlığının kabul edilmesi halinde alıcının hangi tür zararları hangi yöntemlerle hesaplanabilirdi? Zararın hesaplanması konusunda TBK. da bir değişiklik yapılmış mıdır? Yapıldıysa ne tür bir değişiklik söz konusudur?
SORU V: Sinem’in özel yurtla yapmış olduğu sözleşmenin hukuki niteliğini açıklayarak taraflar arasında çıkacak olan sorunlarla ilgili olarak hangi hükümlerin uygulanabileceğini tartışınız.  
OLAY II. Kazım, Kamuran isimli bir şahıstan 2006 model Volkswagen Jetta 1.6 FSI, 85 kW Midline ve metalik gri renkli aracı 35.000 TL karşılığında satın almıştır. Kamuran aracın kazasız olduğunu söylemiştir. Kazım, kasko yaptırmak amacıyla sigorta şirketine gittiğinde aracın pert kaydının olduğunu öğrenmiştir. Kamuran’ın 2005 yılında aracın pert olması nedeniyle kasko yaptırdığı sigorta şirketinden 28.000 TL. para aldığı anlaşılmıştır. Kazım, Kamuran’a durumu bildirmiş ancak Kamuran, aracı görüp beğendiğini söyleyerek Kazım’ı terslemiştir (Pert kaydı aracın çok ağır bir kazaya karıştığını gösteren durumdur).
SORU I: Kazım’ın avukatı olsaydınız ne yapardınız? BK. da mevcut olan hangi hükümlere (genel hükümleri de dikkate alarak) dayanarak, Kazım’ın mağduriyetini giderirdiniz? Kazım’ın uyması gereken şekli kurallar nelerdir? Bu konuda TBK.’da yapılan düzenlemelerde bir farklılık var mıdır?
SORU II: Kazım’ın sahip olduğu seçimlik hakların hukuki niteliği hakkında bilgi veriniz. (10 Puan)
SORU III: Kazım bedel indirimi isteyebilir mi? İsteyebilirse nisbi metoda göre indirilecek miktarı hesaplayınız? (Aracın ayıpsız objektif değerini 40.000 TL., ayıplı objektif değerini de 25.000 TL. olarak kabul ediniz) (10 Puan) Sadece BK.’nuna göre cevaplayınız.
SORU IV: Somut olayda bir ticari satım sözleşmesi olsaydı vereceğiniz cevaplarda değişiklik olur muydu? Cevabınız evetse ne gibi değişiklikler olurdu? (10 Puan) Mevcut Ticaret Kanunu’nu dikkate alınız.
SORU V: Kazım önce bedel indirimi isteseydi daha sonra bundan vazgeçip başka bir seçimlik hakkını kullanabilir miydi? Kazım’ın sahip olduğu haklar bakımından TBK.’da ne gibi değişiklikler getirilmiştir açıklayınız. (10 Puan).





Arkadaşlar puan verirken kırmızı ve altı çizili yerleri yazmanızı aradık. Kırmızı altı çizili yerleri yazanlara parantez içindeki puanları verdik.
CEVAPLAR (OLAY I)
CEVAP I: a) Portakalların donarak bozulması satım sözleşmesinde hasar ve yararın intikaliyle ilgili bir konudur. (2 Puan)
b) Hasar ve yararın intikaliyle ilgili olarak BK. da genel hükümlerle özel hükümler arasında farklılık vardır. BK. m. 117/1’e göre, eğer borçlunun borcu bir parça borcu ise sözleşme kurulduktan sonra fakat ifası yerine getirilmeden önce borçlunun borcunu ifa etmesi umulmayan bir nedenle, borçlunun sorumlu olmayacağı bir şekilde objektif olarak imkânsızlaşırsa, borçlu borcundan kurtulur. Yani borçlunun borcu sona erer. Bundan dolayı da alacaklı borçluya karşı herhangi bir talepte bulunamaz. (1 Puan).

c) BK. m. 117/II de ise tam iki tarafa borç yükleyen akitlere ilişkin bir hüküm getirilmiştir. Buna göre ise, tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmede borcunun ifası imkânsızlaşan borçlu borcundan kurtulurken sözleşmenin diğer tarafından (alacaklıdan)  edimi talep edemez ve daha önceden almış olduklarını da sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde iade etmekle yükümlü olur.  Buna göre, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde hasara borçlu katlanmalıdır. (1 Puan)

d)Borçlunun borcu cins borcu ise “tür yok olmaz” kuralı gereğince borçlunun borcunun imkânsızlığından bahsedilemez. Cins borçlarında da edim hasarına borçlunun katlanması gerektiği söylenebilir. (1 Puan)

e) BK. m. 183/I’ e göre, eğer sözleşmenin konusu bir parça borcu ise sözleşmenin kurulmasıyla birlikte hasar ve yarar alacaklıya intikal etmelidir. (1 Puan)

f) BK. m. 183/II’ e göre de sözleşmenin konusu cins borcu ise sadece sözleşmenin kurulması yeterli değildir. Ayrıca satılanın ayırt edilmiş olması da lazımdır. Başka bir yere gönderilecekse satıcının bu maksatla satılan üzerinden yedini refetmiş bulunması da gerekmektedir. (1 Puan)

g) TBK. m. 208 de Yarar ve hasar kenar başlığı altında bu kural düzenlenmiştir. Buna göre, istisnai durumlar dışında satılanın yarar ve hasarı taşınır satımlarında zilyetliğin devri, taşınmaz satımlarında ise tescil anına kadar satıcıya aittir. Dolayısıyla satım sözleşmesinin konusu eğer bir taşınırsa bu taşınırın zilyetliği alıcıya devredilinceye kadar hasar ve yarar satıcıya aittir. Taşınmaz satımında ise tescil anına kadar hasar ve yarar satıcıya aittir. (2 Puan)

h) BK. m. 183/II deki cins borçlarının ayırt edilmesiyle ilgili kural TBK. m. 208 de ele alınmamıştır. Bu nedenle burada bir kanun boşluğundan bahsedilebilir. (1 Puan)

CEVAP II: a) Satım sözleşmesinde hasar ve yararın intikali denilince, sözleşmenin doğumundan sonra fakat ifasından önce satım konusu şeyde hâsıl olan yarar ve zararın alıcıya hangi andan itibaren geçmiş olacağı amaçlanır. BK. m. 183 hükmünde hasar ve yararın sözleşmenin kurulması anından itibaren alıcıya geçeceği kuralı kabul edilmiştir. Ancak BK. m. 183/II hükmüne göre de satım konusu eğer bir cins borcu ise hasar ve yararın intikali için sadece sözleşmenin kurulması da yeterli değildir buna ilaveten ayrıca satım konusunun ayırt edilmiş olması da gerekmektedir. (1 Puan)

b) Somut olayda da taraflar arasında cins (nev’i) borcu satımı kurulmuştur. Cins (Nev’i) borcu, ferden değil (parça borcu) sadece cins ve miktar itibariyle belirlenmiş olan edimlerdir. Bir edimin cins borcu sayılabilmesi için cins ve miktarının tayini yeterli ise de, bu cins bir şeyin satım akdine konu olması halinde hasar ve yararın alıcıya intikali için sözleşmenin kurulması yeterli değildir. BK. m. 183/II uyarınca ayrıca satılanın ayırt edilmiş olması gerekir. Ayırt etmeden maksat, satılan şeyin cinsine göre “ölçülmek, sayılmak veya tartılmak suretiyle sözleşmeye tahsis edilmesidir”. (1 Puan)
c) Ayırt etme işleminin kim tarafından ve hangi anda gerçekleştirileceği tartışmalıdır. Hâkim görüşe göre, ayırt etme satıcının dışarıya yansıyan ölçme, tartma, sayma, paketleme gibi eylemleriyle gerçekleştirdiği tek taraflı bir fiildir. Bu görüşe göre, ayırt etme işlemine alıcının katılması gerekli değildir. Yine bu görüşe göre ayırt etme işleminin alıcıya ihbar edilmesi de şart değildir. Ancak alıcının katılmadığı ayırt etmede, ayırt etme işleminin yapıldığı ve ayırt edilen şeyin satım konusuna uygun olduğunu ispat yükü satıcıya aittir. (1 Puan) Buna karşılık diğer bir görüş de ayırt etme işleminin tamamlanması için ayırt etmenin alıcıya ihbar edilmesini şart koşar (1 Puan). Bir başka görüş ise ayırt etme için, ayırma işleminin alıcının huzurunda yapılması gerektiğini kabul eder (1 Puan).

d) Bütün bunlara göre satım sözleşmesinin konusu somut olayda da olduğu gibi bir cins borcu ise satım sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte hasar ve yararın alıcıya intikal edebilmesi için ayırt etme işleminin de sözleşmenin kurulduğu anda yapılmış olması gerekir. Eğer ayırt etme işlemi sözleşmenin kurulmasından sonra yapılmış ise yarar ve hasarın intikali de ayırt etme işleminin yapıldığı tarihte gerçekleşir. Somut olayda da ayırt etme işlemi gerçekleştirilmeden meydana gelen bir hasar söz konusudur ve bu hasara alıcı değil satıcı katlanmak zorundadır. Bu nedenle Cemil, satıcı Selime bozulan portakalların parasını ödemek zorunda değildir (4 Puan).      

e) TBK. da BK. m. 183’e tekabül eden 208. madde de cins borçlarında ayırt etmeyle ilgili herhangi bir düzenleme mevcut değildir (1 Puan).

CEVAP III:  a) Sözleşmede portakalların Konya’ya gönderilmesi kararlaştırılmış olsaydı bir tür yollama (gönderme) satımından söz edilirdi. (2 Puan)

b) BK. m. 183/II uyarınca da yollama satımı niteliğindeki tür satımlarında yarar ve hasar satıcının satım konusu üzerindeki fiili hâkimiyetini sona erdirdiği bir başka ifadeyle ayırt edilmiş satım konusunu taşıyıcıya teslim ettiği andan itibaren alıcıya geçer. (3 Puan)

c) Somut olay bakımından ise eğer satıcı Selim portakalları taşıyıcıya teslim ettiyse yarar ve hasar artık alıcıya geçmiştir ancak taşıyıcıya teslim etmemişse o zaman yarar ve hasara satıcı katlanacaktır. (2 Puan)

d) TBK. m. 208/III’e göre de yollama (gönderme) satımlarında satım konusunun satıcı tarafından taşıyıcıya teslim edildiği andan itibaren yarar ve hasarın alıcıya geçeceği kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu tür satımlarda yarar ve hasarın intikaliyle ilgili olarak BK. m. 183 ve TBK. m. 208 arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Her ne kadar TBK. m. 208/III için gerekçede yeni bir hüküm ifadesi kullanılmış ise de aslında yeni bir hüküm söz konusu değildir. (3 Puan)

CEVAP IV: a) BK. m. 187 de “ticari alım satımlar” kenar başlığıyla düzenlenmiştir. BK. anlamında Ticari Satım kavramı üzerinde görüş birliği yoktur. Kısaca bu görüşleri ifade etmek gerekirse; birinci görüşe göre, BK. anlamında ticari satım, alıcının satıcı tarafından bilinebilir bir şekilde satım konusunu tekrar satmak amacıyla satın aldığı satım sözleşmeleridir. Bu görüşe göre alıcının tacir sıfatına sahip olup olmaması önemli değildir ancak alıcı tacirse satım sözleşmesi karine olarak ticari satım sayılır. (2 Puan)

b) İkinci görüşe göre, BK. anlamında ticari satımdan söz edebilmek için alıcının satım konusunu tekrar satmak amacıyla alması yeterli değildir alıcının satın almayı aynı zamanda kendi ticari faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirmesi müteşebbis sıfatına haiz olması gerekir. Üçüncü görüşe göre ise, BK. anlamında da olsa bir ticari satımdan söz edebilmek için her iki tarafın da tacir olması ve satımın ticari faaliyetleriyle ilgili olması gerekir. Bizce birinci görüş mantıklı olmakla birlikte öğrenci istediği görüşü kabul edebilir. Buradaki iki görüşten herhangi birisi yazılmışsa (1 Puan) verelim.

c) Ticari satımın alelade satımdan farklılık arz ettiği hususlar; BK. m. 187, ticari satımlarda satıcının temerrüdünde alıcının sahip olduğu seçimlik haklar bakımından borçlu temerrüdüne ilişkin genel kurallardan ayrılan düzenlemeler getirmiştir. Bu farklı düzenlemeler de aslında iki karine üzerine yapılandırılmıştır. Birinci karine; bir ticari satımda taraflar belirli vade kararlaştırmışlar ise yani taraflar sözleşmede satıcının borcunu ifası için vadeyi belirli bir takvim günü olarak veya belirli bir günden başlayarak belirli bir sürenin geçmesiyle saptanacak şekilde kararlaştırmışlarsa kararlaştırılan belirli vade nispi kesin vade sayılır. (2 Puan)

İkinci karine ise; satıcı belirlenen vadede borcunu ifa etmezse alıcının müspet zararının tazminini talep ettiği karine olarak kabul edilir. Eğer alıcı aynen ifada ısrar ediyorsa bunu belirli vadenin dolmasından itibaren gecikmeksizin satıcıya ihbar etmekle yükümlüdür. (2 Puan)

d) Zararın hesaplanması yöntemleri; BK. m. 188/II ve III hükmü ticari satımlarda alıcının uğradığı müspet zararın hesaplanması bakımından iki özel kural içerir. BK. m. 188/II somut hesaplama yöntemini düzenlemiştir. Bu yönteme göre, ticari satımda zarara uğrayan alıcı her şeyden önce satım sözleşmesinde kararlaştırılan satım bedeli ile teslim edilmeyen eşyayı dürüstlükle iktisap etmek için yaptığı ikame alımdaki ödediği satım bedeli arasındaki farkı, zarar olarak satıcıdan talep edebilir (1 Puan). BK. m. 188/III de düzenlenen Soyut yöntemde ise satım konusunun bir cari fiyatı veya borsa fiyatı varsa alıcı ikame alım yapmaksızın satım sözleşmesinde kararlaştırılan satım bedeli ile ifa zamanındaki piyasa veya borsa fiyatı arasındaki farkı tazminat olarak talep edebilir. (1 Puan)

e) TBK. m. 213 de bu konuyla ilgili yapılan yeni düzenlemede BK. m. 188/II de yer alan “ticari muamelesinde satıcı” şeklindeki ifadede ticari muamelesi kaldırılmış ve böylelikle bu hükümlerin alelade satımlarda da uygulanabileceği kabul edilmiştir. (1 Puan)

CEVAP V: a) Sema’nın özel yurt işletmesiyle yaptığı sözleşme kombine karma nitelikte bir sözleşmedir (3 Puan).

Kombine karma sözleşmelerde taraflardan birisi kanunda düzenlenen farklı sözleşme tiplerine ait birden fazla edimi asli edim yükümü olarak borçlanırken, karşı tarafın edimi en fazla tek bir edimden, genellikle de bu edim bir miktar paranın ödenmesi şeklindedir, oluşur (2 Puan).

b) Karma sözleşmelerde sözleşme boşluğunun hangi hukuk kuralları ile tamamlanacağı konusunda beş görüş vardır. Bunlardan birincisi olan “Soğurma teorisine” göre, bir karma sözleşmeye bu sözleşmede yer alan hâkim sözleşme unsuruna ait sözleşme hükümleri uygulama bulur (1 Puan).

c) İkincisi olan “birleştirme teorisine” göre, karma sözleşmedeki her unsura, ait olduğu sözleşme tipine ilişkin hükümleri doğrudan doğruya uygulamak gerekir (1 Puan).

d) Üçüncüsü olan “münferit kanun hükümlerinin alınması görüşü” ne göre ise, isimsiz sözleşmelere uygulanacak kuralları belirlerken kanunda öngörülen sözleşme tipleri üzerine değil bu tiplerin içeriğini düzenleyen münferit kanun hükümleri üzerine odaklanmalıdır. Bu yüzden bir karma sözleşmeye ilişkin uyuşmazlığı çözecek kuralı ararken önemli olan söz konusu sözleşme tiplerinden birisine ait kuralın somut maddi hukuk probleminin çözümünde uygulanabilir olup olmamasıdır. Yani karma sözleşmenin içindeki satım sözleşmesine ait bir kuralın, örneğin ayıba karşı tekeffülün, somut olayda uygulanıp uygulanamayacağı araştırılır (1 Puan). 

e) Dördüncüsü olan “kıyasen uygulama teorisine” göre ise, kanunda düzenlenmiş sözleşme tiplerine ait kurallar karma sözleşmelere doğrudan doğruya değil ancak kıyas yoluyla uygulanabilir (1 Puan).

f) Beşincisi olan “yaratma teorisine göre” ise, hâkim TMK. m. 1 uyarınca hakim örf adet hukukuna göre, örf adet hukuku kuralı yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse o şekilde koyacağı genel ve soyut yedek hukuk kuralıyla karma sözleşmeye uygulanacak kuralı belirleyecektir (1 Puan).                         



CEVAPLAR (OLAY II)
CEVAP I: a) Kazım’ın avukatı olsaydım BK. 194 vd. da düzenlenmiş olan satım sözleşmesinde satıcının ayıba karşı tekeffül hükümlerinden kaynaklanan sorumluluğuna başvururdum. BK. m. 194 ve 207 arasında kusurdan bağımsız yasal bir sebep sorumluluğu düzenlenmiştir. (2 Puan)

b) Satıcının ayıplı ifası durumunda alıcı aynı zamanda satım konusunda hileye veya hataya düşmüşse alıcının ayıba karşı tekeffül hükümlerine mi başvuracağı yoksa hile ve hata hükümlerine de başvurarak satım sözleşmesinin iptalini isteyip isteyemeyeceği tartışmalıdır. Bir görüşe göre, ayıba karşı tekeffül hükümleri irade fesadı hükümlerine nazaran daha özel nitelikli hükümler olduğundan alıcının sadece ayıba karşı tekeffül hükümlerine başvurabileceğini kabul etmiştir. Buna karşılık çoğunluğun da kabul ettiği diğer bir görüş haklı olarak alıcının dilerse ayıba karşı tekeffül hükümlerine dilerse hata ve hileye ilişkin hükümlere başvurabileceğini kabul etmektedir. (2 Puan) 

c) Kazım’ın uyması gereken şekli kurallar muayene ve ihbar külfetlerini yerine getirmesidir (2 Puan).
Bunları yerine getirirse dilediği seçimlik hakkı kullanabilir. BK. m. 198/I’ de her ne kadar “muayene etmek borcundan” bahsedilse de muayene alıcıya yüklenen bir külfettir asla bir borç değildir. Muayene külfeti sadece açık ayıplar içindir. Alıcının gizli ayıpları araştırma külfeti söz konusu değildir (1 Puan). BK. m. 198/I’e göre, alıcı muayeneye “örf âdete göre imkân hâsıl olur olmaz” başlamak zorundadır. Ancak muayene süresinin başlayabilmesi için satım konusunun alıcı veya yetkili temsilcisine teslim edilmiş olması şarttır. Alıcı muayene sırasında ortaya çıkan ayıbı derhal satıcıya ihbar etmekle de yükümlüdür (BK. m. 198/I). İhbar bir bilgi (tasavvur) açıklamasıdır. İhbar herhangi bir geçerlilik şekline de tabii değildir (1 Puan).
d) TBK. m. 231 ile BK. m. 207 deki bir yıllık zamanaşımı süresi TKHK. hükümleriyle paralellik sağlamak maksadıyla iki yıla çıkarılmıştır. (2 Puan)

CEVAP II:  Kazım’ın (alıcının) sahip olduğu seçimlik hakların hukuki niteliği hakkında şunlar söylenebilir:
a) Öğretide “sözleşme teorisi” (1 Puan) olarak adlandırılan görüşe göre; alıcıya kanunda tanınan hakların kullanılması satıcıya yönelik bir icaptan ibarettir. Dolayısıyla bir seçimlik hakkın kullanılabilmesi için tarafların bu hususta anlaşmaları veya anlaşamazlarsa hâkim tarafından yenilik doğuran bir kararın verilmesi gerekmektedir. ( 1 Puan) Satıcı, alıcının icabını kabul etmezse alıcı açacağı eda davasıyla satıcıyı sözleşme yapmaya mahkûm ettirmelidir. Ancak hâkim tarafından verilen yenilik doğurucu kararın etkisi sadece sözleşmenin dönüştürülmesiyle sınırlı olup, tarafların yerine getirdikleri edimlerin iadesi bakımından ayrıca bir davanın daha açılması gerekir. (1 Puan)

b) “Değiştirilmiş sözleşme teorisine”  (1 Puan) göre ise, alıcının seçimlik haklarını kullanabilmesi için yine alıcı ve satıcı bu yönde bir sözleşme yapmalı veya satıcı anlaşmadan kaçınıyorsa hâkim tarafından yenilik doğurucu bir karar verilmelidir (1 Puan). Ancak sözleşme teorisinden farklı olarak bu görüşe göre, alıcının açtığı davada hâkimin vereceği karar tarafların yerine getirdikleri edimlerin iadesi bakımından da sonuç doğuracaktır. Bu nedenle edimlerin iadesi için alıcının ikinci bir dava açmamsına gerek kalmayacaktır (1 Puan).

c) Hâkim görüşe göre, söz konusu seçimlik haklar, “yenilik doğuran hak” (1 Puan) niteliğindedir. Her ne kadar BK. m. 202 de “fesih ve semenin tenzil olunması davasından”, m. 203 de “satılanın ayıptan ari misliyle değiştirilmesi davasından” bahsedilse de söz konusu haklar yenilik doğuran hak niteliğindedirler. Bu nedenle söz konusu seçimlik hakların kullanılabilmesi için satıcının kabul beyanına gerek olmadığı gibi herhangi bir dava açılmasına da gerek yoktur ( 2 Puan). Hukuken bu hakların kullanılması için dava açılmasına gerek yoktur ancak pratik hayat bakımından dava açılmadan kullanılması da hiçbir anlam ifade etmeyecektir (1 Puan).    

CEVAP III: a) Kazım, satış bedelinin indirilmesini talep edebilir.  BK. m. 202/I’e göre alıcının sahip olduğu seçimlik haklardan birisi de satış bedelinde indirim istemektir. (1 Puan)

b) Nisbi metoda göre indirilmiş satım bedelinin belirlenmesinde uygulanacak formül şu şekildedir: Ayıpsız Objektif Değer/Ayıplı Objektif Değer= Satım Bedeli/x. (1 Puan)

c) Buradaki x değeri indirilmiş satım bedelini ifade etmektedir. Taraflar arasında kararlaştırılan satım bedeli daha öncesinden satıcıya ödenmiş olduğu için alıcı, “kararlaştırılan satım bedeli – x (indirilmiş satım bedeli) = y” işlemi sonucu ortaya çıkan y değerini satım bedelinden indirilecek tutar olarak satıcıdan iadesini isteyebilecektir. (2 Puan)

Öğrenciler genellikle yukarıdaki (c) paragrafı anlamamış olabilirler. Derste özellikle vurguladım, sanki x değeri bulunduğunda satım bedelinden indirilecek tutarı bulunmuş gibi algılanıyor, böyle bir algı eksiktir, mutlaka y değerinin bulunması gerekir. Bu nedenle kâğıtlarda özellikle (c) paragrafı için dikkat edelim.
  
d) Formülü uygulayacak olursak; x= 35.000 x 25.000,  x=875.000/40= 21.875 TL. (3 Puan)
                                                           40.000
e) Satım bedeli –x=y formülünden hareketle satıcıdan iadesi istenilecek tutarı bulursak; y = 35.000-21.875, y= 13.125 TL olarak bulunacaktır. (3 Puan)

CEVAP IV: a) Taraflar arasındaki satım sözleşmesi ticari nitelikte olsaydı muayene ve ihbar külfetinin şekli ve süresi bakımından farklılıklar ortaya çıkardı. Mevcut TTK. m. 20/III ,“Tacirler arasında, diğer tarafı temerrüde düşürmek veya mukaveleyi fesih yahut ondan rücu maksadiyle yapılacak ihbar veya ihtarların muteber olması için noter marifetiyle veya iadeli taahhütlü bir mektupla yahut telgrafla yapılması şarttır” hükmünü içermektedir. Tacirler arasındaki ticari satım sözleşmelerinde, alıcı tacirin ayıp ihbarının da TTK. m. 20/III de öngörülen şekillerden birisiyle yapılmasının gerekip gerekmediği hususu tartışmalıdır. Hâkim görüşe göre, TTK. m. 20/III de öngörülen şekil zorunluluğu temerrüt, sözleşmeden dönme ve sözleşmenin feshi için öngörülmüştür bu nedenle ayıp ihbarı için TTK. m. 20/III deki şekli kurallar uygulanmaz. Yargıtay’ın son yıllardaki kararlarında ise TTK. m. 20/III hükmünün tacirler arasındaki ayıp ihbarında da uygulanması gerektiği vurgulanmıştır. (5 Puan)

b) Tacirler arasındaki satım sözleşmesinde muayene ve ihbar külfetinin süresi bakımından da şöyle bir farklılık söz konusudur: TTK. m. 25/b.III uyarınca, ayıp teslim sırasında açıkça belli ise alıcı iki gün içinde durumu satıcıya bildirmelidir. Ayıp, açıkça belli değilse alıcı teslimden sonra 8 gün içinde muayene etmeye ve ayıp çıkarsa bu süre içinde durumu satıcıya bildirmeye mecburdur. Alıcı 8 gün içinde hem muayene yükümlülüğünü hem de ihbar yükümlülüğünü yerine getirmelidir. (2 Puan)

c) Buradaki açık ayıptan kastedilen aşikâr ayıplardır. Ayıp, “açıkça belli değilse”den kastedilen ise BK. anlamında muayene ile anlaşılabilecek açık ayıptır. Tacirler arasındaki satım sözleşmelerinde mevcut olan gizli ayıplar bakımından ise TTK. m. 25/III hükmü uygulanmaz, BK. hükümleri uygulanır. (3 Puan)

CEVAP V: a) Alıcının sahip olduğu seçimlik hakların yenilik doğuran hak olduğu bakış açısı altında alıcının kullandığı seçimlik hakkı değiştirip değiştiremeyeceği tartışmalıdır. Bir görüşe göre, yenilik doğuran haklar bir defa kullanılmakla tükenen haklar olduklarından değiştirilmesi mümkün değildir. (1 Puan)

Bir diğer görüşe göre, satıcının rızasının olduğu durumlarda alıcı seçimlik hakkını kullanmış olsa da bir başka seçimlik hakkını da kullanabilir. (1 Puan)

Hâkim görüşe göre de alıcının kullandığı seçim hakkını sonradan diğer bir seçimlik hak ile değiştirebilmesi mümkün değildir. (1 Puan)

b) TBK. m. 227, 818 sayılı Borçlar Kanununun 202. ve 203. maddelerini karşılamaktadır. Bütünlük sağlama amacıyla BK. m. 202 ve 203 de düzenlenen alıcının hakları, TBK. m. 227 de ele alınmıştır. BK. m. 202 de alıcının kullanabileceği seçimlik haklar, sadece sözleşmeden dönme ve satış bedelinin indirilmesini isteme ve 203. maddenin birinci fıkrasında düzenlenen değiştirme hakkından ibaret iken, TBK. m. 227/I. b.3 de bunlara onarım hakkı da eklenmiştir. Böylece TBK. m.227 de alıcıya BK.’dan farklı olarak ücretsiz onarım isteme hakkı tanınmıştır. Bu düzenlemeyle TKHK. m. 4 ile paralellik sağlanmıştır. (1 Puan)

BK. m. 203 deki değiştirme hakkı sadece çeşit satışları için kabul edildiği halde TBK. m. 227/I. b. 4 de “imkan varsa” denilmek suretiyle bu seçimlik hakkın kullanılabileceği durumlar genişletilmiştir. (1 Puan)

BK. m. 202 de hatalı bir ifade olan “fesih” yerine TBK. m. 227/I. b. 1 de “sözleşmeden dönme” ifadesi kullanılmıştır. (1 Puan)

818 sayılı BK.’da açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte doktrin ve uygulamada kabul edilen alıcının ayıplı teslimden dolayı uğramış olduğu zararlar için tazminat isteme hakkının varlığı TBK. m. 227/II de kabul edilmiştir. (1 Puan)

TBK. m. 227/III de BK. m. 203/II den farklı olarak “satılanın başka bir yerden gönderilmemesi” şartı aranmaksızın satıcıya, alıcıya aynı malın ayıpsız olanını hemen vererek ve uğradığı zararı da hemen gidererek, alıcının seçimlik haklarını kullanmasını önleme imkanı tanınmıştır. (1 Puan)

TBK. m. 227/IV de hakime verilen yetkinin kapsamı, satış bedelinin indirilmesi yanında satılanın onarılmasına karar verme yetkisi de eklenerek, 818 sayılı Borçlar Kanununa göre genişletilmiştir. (1 Puan)

818 sayılı BK. m. 202/son fıkra hükmünde kullanılan “müsavi ise” şeklindeki ifade TBK. m. 227/V de doktrin ve uygulamadaki görüşler göz önünde tutularak “çok yakın ise” şeklinde değiştirilmiştir. (1 Puan)

8 Ocak 2012 Pazar

YARGITAY KARARLARI

KARAR (I)

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2004/5-199, K. 2004/187, T. 31.3.2004.

ÖZET : Taraflar arasındaki "Tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.2.2002 gün ve 1999/478-2002/347 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin 24.9.2002 gün ve 9763-16592 sayılı ilamı ile; ( ...Dava, hibe suretiyle davalı idareye devredilen taşınmazın tapu iptali ve tescili istemine ilişkindir.
Dava konusu taşınmaz şartsız olarak davalı idareye hibe edilmiştir. Akit tablosunda hibenin şerhe bağlı olarak yapıldığına dair herhangi bir kayıt mevcut değildir. Davacının davasının reddi yerine kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir.
Davalı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden hükmün açıklanan nedenle HUMK.nun 428.maddesi gereğince bozulmasına... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, bağış yoluyla yapılan temlik işleminin iptali isteğine ilişkindir.
Davacı şirket vekili, Küçükçekmece İlçesi, Sefaköy, Papazköprüsü mevkiinde bulunan 9 pafta, 9974, 9976, 9978 ve 666 parsel sayılı taşınmazlarının 26.03.1988 onay tarihli, 1/1000 ölçekli Sefaköy imar planında yeşil alanda kaldığını; taşınmazların kısmen de olsa yeşil alandan çıkarılması ve inşaat izni alınması amacıyla davalı belediyeye başvurduklarını; yetkililerle yapılan görüşme ve pazarlıklar sonucu taşınmazların bir kısım paylarını bağışlamak kaydıyla geri kalan kısımlarının yeşil alandan çıkarılacağı vaadiyle üzerine inşaat izni alabilecekleri hususunda anlaştıklarını; yapılan anlaşmaya göre 18.01.1990 tarihinde tapuda bağış yoluyla temlik işleminin gerçekleştiğini; davalı belediyenin imar planında tadilat yapmadığını, böylelikle üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediğini ileri sürerek bağış işleminin iptaline, davalı belediyeye temlik edilen payların davacı şirket adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Belediye Başkanlığı vekili cevap dilekçesiyle, davacı şirketin 1995 yılında davalı aleyhine ortaklığın giderilmesi davası açtığını, davanın kabulüne karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini; taşınmazların kayıtsız şartsız bağışlandığını; davalı Belediye kamu kuruluşu olduğu için bağışlama bir koşula bağlanmış ise mutlaka belgelenmesi gerektiğini; davacı tarafın da ticari şirket olduğunu, iradesini yazılı olarak belirtmesi gerektiğini, davanın reddini savunmuştur.
Yerel mahkemece taşınmazların imarda değişiklik yapılması amacıyla, bedelsiz olarak davalı idareye terk edildikleri, imarda değişiklik yapılmayıp terk nedeni yerine getirilmediğinden iadeleri gerektiği sonucuna varılarak davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuştur.

(KARAR II)

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2009/4651, K. 2009/13622, T. 20.11.2009.


ÖZET : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR: Davacı, kendisine ait binayı Hazine'ye şartlı olarak bağışladığını, 18.03.2004 tarihinde davalı adına tapuda tescil edildiğini, ancak, bağışlama koşullarına uyulmadığını ve hastaneye Y ... U ... adının verilmediğini, çekilen ihtara da uyulmadığı için Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açmış olduğu tapu iptal ve tescil davasının kabulle sonuçlanıp kesinleştiğini, ferağ tarihinden itibaren kira gelirinden mahrum kaldığını ileri sürerek fazlası saklı şimdilik 20.000 YTL'nin davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davanın 19.480 YTL üzerinden kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, kayden maliki bulunduğu 29 nolu parseldeki bağımsız bölümleri sağlık polikliniği olarak kullanmak ve kızının adının verilmesi koşulu ile davalıya bağışladığını, ancak davalı tarafından bağış koşullarına uyulmadığından bahisle tapu iptal ve tescil davası açıp kazandığını ve kararın onanarak kesinleştiğini, bu nedenle ferağ tarihinden itibaren 2005-2006 ve 2007 yıllarında kira kaybına uğradığını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Yanlar arasında görülüp sonuçlanan İzmir İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2005/243 Esas ve 2007/59 Karar sayılı ilamında, davacı tarafından "bağıştan rücu koşullarının gerçekleştiği" iddiasıyla açılan tapu iptal ve tescil davasının kabul edildiği ve Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi'nin 11.10.2007 gün ve 9476-9734 sayılı ilamıyla kararın onanıp kesinleştiği, anlaşılmıştır. Esasen bu konular ihtilafsız olup, dosya kapsamıyla da anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık bağıştan rücu koşullarının gerçekleşmesi nedeniyle mahrum kalınan kira gelirinin davalıdan istenip istenmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

KARAR (III)

T.C. YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ, E. 2009/4577, K. 2009/6090, T. 27.5.2009.


ÖZET : Mehri müeccel, ileriye ( evliliğin boşanma ya da ölümle son bulunması haline kadar ) yönelik bir bağışlama vaadidir ve geçerliliği yazılı olma koşuluna bağlıdır. Taraflar arasında görülen davada;  Davacılar, miras bırakanları Ahmet'in 33 nolu parseldeki payını davalıya bağış suretiyle temlik ettiğini, işlemin saklı paylarını zedelemek amacıyla yapıldığını ileri sürerek saklı payları oranında tenkise karar verilmesini istemişlerdir.  Davalı, taşınmazın evlilik hediyesi olarak verildiğini, tenkise tabi olmadığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.  Mahkemece, iddiaların sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakiminin raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR: Dava, tenkis isteğine ilişkindir.  Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Ahmet'in 33 parsel sayılı taşınmazdaki payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 27.09.1995 tarihli resmi senetle davalı eşine bağış yolu ile temlik ettiği, murisin 07.12.2004 tarihinde öldüğü anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, miras bırakanın ölümünden önceki bir yıl içinde adet üzere olan hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamalar mutlak olarak tenkise tabidir. Buna karşılık ölümünden önceki 1 yıl dışında yapılan bağışlamalarda saklı pay kurallarını zedeleme kastı ile hareket edilip edilmediğinin açıklığa kavuşturulması zorunludur.
Somut olayda, miras bırakanın çekişmeli payı davalıya mehir olarak verdiği, 29.11.1989 tarihli mehir senedi başlığı altında imzalanmış adi yazılı sözleşme ve davalı tanıklarının ifadeleri ile belirlenmiştir. Bilindiği üzere mehr, kocanın evlenme sözleşmesi anında ya da devamı sırasında bazen de sona ermesi halinde kadına belirli bir mal, para veya ekonomik değeri olan bir şeyi armağan etmesidir.

NOT: Bu kararda sadece mehir vermenin hukuki mahiyeti hakkında yorum yapınız. Tenkisle ilgili kısımları değerlendirmenize gerek yoktur.

31 Aralık 2011 Cumartesi

BORÇLAR HUKUKU ÖZEL HÜKÜMLER PRATİK ÇALIŞMA (I) CEVAPLARI

S. Ü. HUKUK FAKÜLTESİ BORÇLAR HUKUKU ÖZEL HÜKÜMLER PRATİK ÇALIŞMA (I) CEVAPLARI
1. Kuru İnşaat ile Davacı Arasındaki Sözleşmenin Hukukî Niteliği
Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle taraflar arasında kurulan sözleşmenin hukukî niteliğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Taraflar arasında kurulan sözleşme bir yandan eser, diğer yandan da satım sözleşmesini çağrıştırmaktadır. Bu nedenle, somut olayda bu sözleşmenin bir eser sözleşmesi mi, satım sözleşmesi mi yoksa isimsiz sözleşme mi olduğunun açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır.
Eser sözleşmesi, taraflardan birinin, diğer tarafın vermeyi taahhüt ettiği semen mukabilinde bir eser imal etmeyi taahhüt ettiği iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir (BK. m. 355).
Satım sözleşmesi ise BK. m. 182’de tarif edilmiştir. Buna göre satım sözleşmesi, satıcının, alıcının ödemeyi taahhüt ettiği ücret mukabilinde kararlaştırılan malın mülkiyetini alıcıya devretmeyi taahhüt ettiği tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir.
Somut olayda davalı, belli bir arsa üzerinde imal edeceği bağımsız bölümün mülkiyetini kararlaştırılan ücret mukabilinde davacıya devretmeyi taahhüt etmiştir. Bu yönüyle sözleşme hem eser hem de satıma benzemektedir. Bir eser imal edilecek olması bakımından bu sözleşme eser olarak değerlendirilebilir. Bir malın mülkiyetini devir taahhüdü içermesi bakımından ise satıma benzemektedir.
Bir sözleşmenin eser mi satım olduğu konusunda tereddüt edilirse müracaat edilecek belli kıstaslar vardır. Bunlardan bir tanesi malzemenin kimin tarafından verildiğidir. Eğer malzeme iş sahibi tarafından verilmişse eser, diğer tarafça temin edilmişse satımdan söz edilir. Bu olayda malzeme satıcı tarafından temin edilmiştir. Bu kıstasa göre bir satımın varlığını kabul etmek gerekir.
Bir diğer kıstas ise yapılan imalatın müşterinin istekleri doğrultusunda ona özel bir imalat olup olmadığıdır. Eğer müşteriye özel, sadece onun tarafından kullanılabilecek bir şey imal edilmişse eser aksi halde satımdan söz etmek gerekir. Bu olayda da davacıya özel bir imalat yapılmamış, davalı tarafından tip projeler yapılarak satışa arz edilmiştir.
Sözleşmenin niteliğini belirleyebilmek için müracaat edilen bir başka kıstas, imalatın müşterinin siparişi üzerine yapılıp yapılmadığıdır. Eğer sipariş üzerine üretim yapılmışsa eser sözleşmesinin, aksi halde satımın varlığından söz etmek gerekir. Somut olayda sipariş üzerine bir üretim yapılmamıştır.
Doktrinde, eğer emek unsuru ağır basıyorsa eser, malzeme unsuru ağır basıyorsa satım sözleşmesinin varlığına hükmedilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Bina yapımında işçilik önemli bir unsurdur. Ancak malzemenin değeri çoğu zaman işçilikten yüksek olmaktadır. Dolayısıyla bu kıstasa göre de ortada bir satımın olduğunu kabul etmek gerekir.
Henüz imal edilmemiş bir şeyin imal edilerek devrinin kararlaştırılmış olması bakımından bu sözleşmenin eser sözleşmesi olduğu düşünülebilir. Ancak, satım sözleşmesine sadece mevcut eşya ve haklar değil, sözleşmenin kurulduğu anda mevcut olmayıp ileride gerçekleşecek eşya ve haklar da konu teşkil edebilir. Örneğin, ileride elde edilecek bir ürün, müstakbel alacağın devri, inşa edilmemiş bir binada kat mülkiyeti satışı böyledir. Olayda da durum bu şekildedir. Davacı katalog ve maketinden beğendiği inşa edilmemiş daireyi satın almıştır. Bu nedenle taraflar arasında bir satım sözleşmesinin kurulduğunu kabul etmek gerekir.
Sonuç olarak hangi kıstas kabul edilirse edilsin, bu sözleşme bir eser sözleşmesi olarak nitelendirilemez. Taraflar arasında bir satım sözleşmesinin kurulmak istendiğini kabul etmek gerekir. Bir sözleşme kanunda düzenlenmiş sözleşmelerden birine giriyorsa artık o sözleşmenin isimsiz sözleşme olarak nitelendirilmesi de mümkün değildir.
2. Davacının iddiasına göre banka, konut niteliğini haiz olmayan projeye kredi vermiştir, bu yüzden kredi sözleşmesi geçerli değildir.
Konut kredisinin sadece tamamlanmış konutlara değil, tamamlanmamış, inşa halinde veya proje halindeki konutlara da verilebileceği kabul edilmektedir. Davacı vekilinin bu yöndeki iddiasını destekleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Dosyadan anlaşıldığı üzere proje halindeki konutlara kredi vermek, Visionbank’ın iç mevzuatına da uygundur. Kredide bu anlamda bir usulsüzlük bulunmadığı için davacı vekilinin iddiası yerinde değildir.
3. Davacı vekili, kredi sözleşmesi yapılırken müvekkiline bilgi formu verilmediğini, bilgi formu verilmesinin zorunluluk olduğunu, bankanın bu zorunluluğu yerine getirmediği için kredi sözleşmesinin geçersiz olduğunu ileri sürmektedir.
Bilgi formu verilmesi zorunluluğu 5582 sayılı Konut Finansmanı Sistemine İlişkin Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’la getirilmiştir. Bu Kanun’un 24. maddesi ile 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 10/B maddesi değiştirilmiştir. Değişiklik 06.03.2007 tarih ve 26454 sayılı Resmi gazetede yayınlanarak aynı gün yürürlüğe girmiştir. Bu durumda söz konusu değişiklik ancak 06.03.2007 tarihinden sonra yapılan sözleşmelerde uygulanabilir. Değişiklik şu şekildedir:
“MADDE 24 – 4077 sayılı Kanuna 10/A maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 10/B maddesi eklenmiştir.
            "Konut Finansmanı Sözleşmeleri
            MADDE 10/B – Konut finansmanı kuruluşları tüketicilere sözleşme öncesinde kredi veya finansal kiralama işlemleri ile ilgili genel bilgiler vermek ve tüketiciye teklif ettikleri kredi veya finansal kiralama sözleşmesinin koşullarını içeren Sözleşme Öncesi Bilgi Formu vermek zorundadır. Tüketici teklifi kabul edip etmemekte serbesttir.
            Konut finansmanı kuruluşları tarafından verilecek genel bilgilerin kapsamı ve Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun standartları ilgili birliklerin görüşü alınmak suretiyle Bakanlık tarafından belirlenir. Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun tüketiciye verilmesini takip eden bir iş günü geçmeden imzalanan sözleşme geçersizdir.”
Kanunda açıkça, “Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun tüketiciye verilmesini takip eden bir iş günü geçmeden imzalanan sözleşme geçersizdir.” denilmektedir. Eğer davacının iddia etiği gibi Sözleşme Öncesi Bilgi formu tüketiciye hiç verilmemişse, böyle bir sözleşme evleviyetle geçersiz olur.  Ancak tekrar ifade edelim ki, bu kanun hükmüne dayanılarak geçersizliğin ileri sürülebilmesi için kredi sözleşmesinin 06.03.2007 tarihinde ya da bu tarihten sonra imzalanmış olması gerekir (5582 sayılı Kanun’un 36. maddesine göre bu Kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girer).
Somut olayda taraflar arasındaki kredi sözleşmesine bu kanun hükmü uygulanabilecektir. Buna göre davalı banka ile yapılan kredi sözleşmesi bilgi formu verilmemesi nedeniyle geçersizdir.
4. Davacı, davalıların ifasının ayıplı ifa olduğunu iddia etmiştir.
Ayıplı bir maldan söz edebilmek için satılan malın alıcıya teslim edilmesi gerekmektedir. Çünkü satıcının ayıba karşı tekeffül borcu, teslim borcundan doğan bir yan borçtur. Bu nedenle teslim gerçekleşmeden ayıptan söz edilemez.
Banka tarafından verilen kredinin ayıbından da söz edilemez. Çünkü ayıp hükümlerine gidebilmek için satıcı veya sağlayıcının ayıba karşı tekeffül sorumluluğunun olduğu yönünde kanunî bir düzenlemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Örneğin satımda satıcı, kirada kiralayan, eser sözleşmesinde ise müteahhit için böyle bir sorumluluk kanunda açıkça öngörülmüş iken kredi sözleşmeleri için bu tür bir düzenleme yer almamaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 3. maddesi çerçevesinde kredi vereni sağlayıcı olarak kabul ettiğimiz zaman dahi ayıplı bir kredinin varlığından söz edemeyiz. Çünkü aynı Kanun’un 4. maddesine göre ayıptan söz edebilmek için tüketicinin kendisine sunulan mal veya hizmetten beklediği faydayı azaltan veya ortadan kaldıran maddî hukukî yahut ekonomik bir eksikliğin bulunması gerekir. Somut olayda tüketicinin verilen krediden beklediği faydayı tam olarak sağlayamadığını söylemek mümkün değildir. Kredi sözleşmesi yapılırken bilgi formu verilmemiş olması şekle aykırılıktan dolayı geçersizlik sebebi olsa bile, böyle bir eksiklik ayıplı ifa olarak nitelendirilemez.
5. Davacı vekilinin bir diğer iddiası ise, projenin zamanında bitirilmesinin tabiat kurallarına aykırı olduğu yönündedir.
Teslim süresi dolmadan satıcının temerrüdünden söz etmek mümkün değildir.
Bu durumda alıcının dönme hakkının olabilmesi için temerrütten sonra alıcının BK. m. 106’ya uygun olarak dönme hakkını kullanması gerekmektedir. (Davacı vekili her ne kadar fesihten söz etse de bunun dönme olarak anlaşılması gerekir). Teslim tarihinde sözleşmeye konu olan konutun teslime hazır hale getirilip getirilemeyeceği konusunda teknik bilirkişilerin verecekleri bilgiye göre hareket edilmesi gerekir.
6. Davacı vekili, borcun zamanında ifa edilemeyeceğinden ve kredi sözleşmesinin usulüne uygun olarak verilmediğinden söz ederek, yapılan sözleşmenin iptalini talep etmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, iptal hakkı, hata, hile, ikrah gibi irade sakatlığı hallerinde, iradesi sakatlanan tarafa tanınmış olan bir haktır ve varması gerekli tek taraflı bir irade beyanıyla kullanılabilir. Bunun için dava açmaya gerek yoktur. Somut olayda sözleşmenin iptalini gerektiren bir durum bulunmamaktadır. Davacı vekili de herhangi bir irade sakatlığı haline dayanmamıştır. Bu olayda ani edimli bir borç ilişkisi vardır. Bu tür borç ilişkilerinde edimin ifa edilmemesi halinde, şartları oluşmuşsa alacaklı dönme hakkını kullanabilir. Yani burada uygulanacak müeyyide iptal değil dönmedir.  Bu bakımdan davacı vekilinin iptal talebi yerinde değildir.
7. Davalı vekilleri bu davada husumet itirazında bulunmuşlar ve her bir davalı vekili kendi müvekkili aleyhine dava açılamayacağını iddia etmiştir. Davalı Visionbank vekili, müvekkil bankanın taraflar arasında yapılan satış sözleşmesinin dışında olduğunu, bu nedenle müvekkili aleyhine husumet yöneltilemeyeceğini iddia ederken diğer davalı Kuru İnşaat vekili, kredi sözleşmesi ile müvekkilinin bir ilgisinin bulunmadığı, kredide bir usulsüzlük var ise bunun kendi müvekkilini ilgilendirmeyeceğini iddia etmektedir.
Somut olayda davacı ile davalı banka arasında kredi, yine davacı ile diğer davalı Kuru İnşaat arasında satım sözleşmesi kurulmuştur. Kuru İnşaat ile Banka arasında ise projedeki konutlar için, bu konutları satın almak isteyen tüketicilere kredi kullandırılması konusunda bir sözleşme imzalanmıştır. Şu halde burada üçlü bir ilişki söz konusudur. Kuru İnşaat, Banka ile davacı arasındaki sözleşmede taraf olmadığını iddia edemez. Aynı şekilde Banka, kullanılan kredinin davacıya verildiğini, davacı ile Kuru İnşaat arasındaki ilişkide kendisinin taraf olmadığı iddiasında bulunamaz. Dosyadan ve tarafımıza tevdi edilen davacıları farklı ve fakat davalıları ve konuları farklı olan diğer dosyalardan da anlaşıldığına göre, davalı Kuru İnşaat ile Banka arasında, alıcılara kredi kullandırılması konusunda bir sözleşme yapılmış, tüm alıcılar aynı bankadan, aynı şartlar altında kredi almışlar ve yine Banka – Kuru İnşaat ve alıcılar arasında yapılan anlaşmalar gereğince alıcılar bu kredilerin Kuru İnşaat hesabına aktarılması hususunda talimat vermişlerdir. Yani bu krediler aslında alıcıların eline hiç geçmemiş, doğrudan Kuru İnşaatnın hesabına aktarılmıştır. Bu sonuç, taraflar arasındaki üç köşeli ilişkiden doğmaktadır.
8. Davacı vekili tarafından iddia edilmemekle birlikte, hâkim tarafından resen dikkate alınması gereken bir husus daha vardır ki, o da Kuru İnşaat ile davacı arasında yapılan satım sözleşmesi ile davacı ile Banka arasında yapılan kredi sözleşmesinin bileşik sözleşme özelliği taşıması ve satım sözleşmesinin şekil eksikliği yüzünden geçersiz olmasıdır. Yargıtay ve doktrindeki hâkim görüşe göre şekil eksikliği halinde yapılan sözleşme butlan ile maluldür. Butlan ise, taraflarca ileri sürülmese dahi hâkim tarafından resen dikkate alınması gereken bir husustur.
Somut olayda, davacının davalı banka ile yapmış olduğu konut kredisi sözleşmesi ile davalı satıcı ve davacı arasında yapılan taşınmaz satım sözleşmesi birbirine bağlı yani bileşik sözleşmelerdir.
Bileşik sözleşmelerde mahiyetleri bakımından birbirinden bağımsız ve farklı tipte birden fazla akit, mahiyetine bir halel gelmeksizin tarafların iradesiyle birbirine o şekilde bağlanmıştır ki bunların her birinin varlığı ve geçerliliği diğerinin varlık ve geçerliliğine bağlıdır. Bu çeşit akitler birbirlerine karşılıklı borç yükleyen akitlerde edim ve karşı edimin bağlı olduğu gibi bağlıdırlar. Biri geçerli olmazsa veya ortadan kalkarsa diğeri de geçerli olmaz veya ortadan kalkar. Böylece söz konusu akitlerden birinin varlık ve geçerliliği diğerinin varlık ve geçerliliğinin zımnî şartını veya şart mertebesine yükselmese dahi akdî temelini teşkil eder. Birden fazla sözleşmenin bileşik sözleşme teşkil edip etmediğinin tâyininde, onların aynı belgede toplanıp toplanmamalarından ziyade, tarafların iradesine ve bu akitlerin iktisadî bakımdan bir bütün teşkil edip etmediklerine bakılır.
Somut olayda kredi sözleşmesi ile satım sözleşmesi iktisadî bakımdan sıkı bir biçimde birbirine bağlanmıştır. Kredi sözleşmesinin sebebi, Kuru İnşaat ile davacı arasında imzalanan satım sözleşmesidir. Davacı, Kuru İnşaatdan belirlenen taşınmazı satın alabilmek için bu kredi sözleşmesini yapmıştır. O halde ortada bir bileşik sözleşmenin varlığından söz edilebilir.
4077 Sayılı Kanunun 10. maddesi de aynı düşüncenin ürünüdür. Bahsettiğimiz temel gerekçeden ötürü bu maddede kredi veren ile satıcı müteselsilen sorumlu tutulmuştur. Bu maddenin düzenleme alanına giren bileşik sözleşmelerde, belirli bir malı almak için tüketici kredisi verilmekte, kredi kullanan ise bu krediyi verilen talimatlar doğrultusunda kullanmaya zorlanmaktadır. Kullandırılan kredi, kredi kullananın eline dahi geçmeden doğrudan satıcıya verilmektedir.
Somut olayda davalılar arasında yapılan 28.02.2007 tarihli Proje Sözleşmesine göre davaya konu olan taşınmazın bulunduğu projeden gayrimenkul almak isteyenlere kredi kullandırılması ve kullandırılan kredinin hesaplara hangi şekilde geçeceği gösterilmiştir. Dosya kapsamında yapılan inceleme sonucu kullandırılan kredilerin davacı yedine geçmeden doğrudan sözleşme gereği davacı tarafından verilen virman talimatı ile davalı Kuru İnşaat hesaplarına geçtiği görülmüştür. 
Davacı ile davalı Kuru İnşaat arasında adi şekilde gayrimenkul alım satımına dair ön protokol imzalandığı görülmüştür. Tapu kayıtlarında yapılan inceleme sonucu tapunun hali hazırda hâlâ davalı Kuru İnşaat üzerine kayıtlı olduğu tespit edilmiştir.
Her ne kadar sözleşme alım satıma dair ön protokol olarak adlandırılsa da, tarafların bir satım sözleşmesi yapmak istedikleri açıktır. Ancak satım sözleşmesi tapu kütüğünde resmî şekilde yapılması gereken bir sözleşmedir. Oysa taraflar arasında yapılan ön protokol bu şekle uygun değildir. Belki bu sözleşme gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi olarak yorumlanabilir. Ancak, B.K. m.213’e göre gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi dahi resmî şekilde yapılmalıdır. Dosya kapsamında yapılan inceleme sonucu, davacı ile davalı Kuru İnşaat arasında kurulan satım vaadi sözleşmesinin adi yazılı şekilde yapıldığı tespit edilmiştir. Bu durumda resmî şekle uyulmadığı için taraflar arasında yapılan satış ya da satış vaadi sözleşmesi geçerli değildir. Gerçi bu aşamada şekle aykırılığın ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı düşeceği ileri sürülebilir. Ancak bunun için işin önemli bir kısmının tamamlanmış olması gerekir.
Satım sözleşmesi ile kredi sözleşmesi sıkı bir biçimde birbirine bağlı olduğu yani bileşik sözleşme teşkil ettiği için, yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı satım sözleşmesinin geçersizliği kredi sözleşmesinin de geçersizliği sonucunu doğurur. Bu husus hâkimin resen dikkate alacağı bir husustur.
Bu durumda, ifa edilmeyen edimlerin artık ifası talep edilemez. İfa edilmiş edimlerin ise sözleşmenin bâtıl olması nedeniyle sebepsiz zenginleşmeye dayalı olarak iadesi gerekir. Sebepsiz zenginleşmenin en önemli hallerinden biri de kazandırıcı işlemin hukukî sebebinin geçerli olmayışıdır. Burada borçlunun malvarlığındaki artış geçerli bir sebebe dayanmamaktadır. Böyle bir durumda tarafların aldıklarını iade yükümlülükleri doğar.
Yukarıda yapılan izahatlar gereğince davalı Kuru İnşaat ile davalı bankanın bu edimin iadesinde müteselsilen sorumludurlar. Zira kullandırılan krediler, davalı bankaca doğrudan doğruya davalı Kuru İnşaat hesabına yatırılmaktadır.