16 Nisan 2015 Perşembe

T.C. YARGITAY
3.Hukuk Dairesi

Esas:  2013/17141
Karar: 2014/2473
Karar Tarihi: 19.02.2014

ALACAK DAVASI - TARAFLAR ARASINDA GEÇERSİZDE OLSA ÖN PROTOKOL BAŞLIKLI GAYRİMENKUL SATIŞ SÖZLEŞMESİ DÜZENLENDİĞİ HUSUSUNDA UYUŞMAZLIK OLMADIĞI - DAVA TARİHİNE KADAR GEÇEN SÜREDE ZAMANAŞIMININ SÜRESİNİN DOLMADIĞI - BOZMA

ÖZET: Somut olayda; taraflar arasında geçersizde olsa, 20/07/2001 tarihinde Ön Protokol Başlıklı Gayrimenkul Satış Sözleşmesi düzenlendiği hususunda uyuşmazlık yoktur. Dava konusu ihtilafta uygulanacak zamanaşımı süresi, taraflar arasında sözleşme ilişkisi bulunması nedeniyle kanun maddesi gereğince 10 yıl olup, dava tarihine kadar geçen sürede, zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu nedenle davanın esasına girilip, taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

(818 S. K. m. 61, 66, 125) (6098 S. K. m. 77, 82, 146)

Dava ve Karar: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dilekçesinde; taraflar arasında 20/07/2001 tarihinde Konaktepe Otelinin satışı konusunda ön protokol imzalandığını, sözleşme kapsamında davalıya 75.000 DM ödendiğini, daha sonra satıştan tarafların vazgeçtiğini, ancak satış bedelinin istenmesine rağmen davalı tarafından ödenmediğini belirterek, 75.000 DM'nin TL karşılığı olan 85.800,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı; süresinde verdiği dilekçesi ile zamanaşımı def'ini ileri sürmüş, esastan da davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece;  B.K.'nun 66.maddesine göre zamanaşımı süresinin 1-10 yıl olduğu, sözleşmenin 20/07/2001 tarihinde yapıldığı, davacının zararı Alanya 3. İcra Müdürlüğünün 2004/446 sayılı dosyasından da anlaşıldığı üzere 15/11/2001 tarihinde öğrendiği, bu tarihten dava tarihine kadar 9 yıla yakın bir süre geçtiği, B.K.'nun 66.maddesindeki 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunun anlaşıldığı gerekçesi ile zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

Davada, harici sözleşme ile ödenen bedelin sebepsiz zenginleşme kurallarına göre tahsili talep edilmektedir.

6098 sayılı TBK'nun 77-82(818 sayılı BK'nun 61-66) maddelerine göre sebepsiz zenginleşme, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından veya emeğinden yararlanma olarak açıklanmıştır. Bu yararlanma miktarının iadesine yönelik talep hakkı ise kaynağını haksız değer kaymalarının önlenmesi amacından alır. Sebepsiz zenginleşme kurumunun adaleti sağlama işlevi yanında en önemli işlevlerinden biri de tam bir eski hale getirme yükümlülüğü taşımasıdır.

Somut olayda; taraflar arasında geçersizde olsa, 20/07/2001 tarihinde Ön Protokol Başlıklı Gayrimenkul Satış Sözleşmesi düzenlendiği hususunda uyuşmazlık yoktur. Dava konusu ihtilafta uygulanacak zamanaşımı süresi, taraflar arasında sözleşme ilişkisi bulunması nedeniyle B.K. 125. (yeni TBK 146.) maddesi gereğince 10 yıl olup, dava tarihine kadar geçen sürede, zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu nedenle davanın esasına girilip, taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince bozulmasına ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine,  19.02.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)

T.C. YARGITAY
13.Hukuk Dairesi

Esas:  2013/29017
Karar: 2014/30788
Karar Tarihi: 10.10.2014

ALACAK DAVASI - SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME HUKUKSAL NEDENİ - DÖVİZDEKİ KUR FARKINDAN HAKSIZ KAZANÇ SAĞLANDIĞI İDDİASI - FAKİRLEŞME İLE ZENGİNLEŞMENİN KARŞILAŞTIRILDIĞI RAPOR ALINMASI - ZENGİNLEŞMENİN KAPSAMININ TAYİNİ - HÜKMÜN BOZULDUĞU

ÖZET: Dava sebepsiz zenginleşme hukuksal nedenine dayalı alacak istemine ilişkindir. Davalıların zenginleşmesine neden olan sebebin geçerliliği kesinleşen mahkeme kararıyla ortadan kalktığına göre zenginleşmenin kapsamının tayini gerekir. Bilirkişiler zenginleşmenin gerçekleştiğini beyan etmişlerse de davalıların malvarlığında oluşan çoğalma ile azalmanın karşılaştırmasını yapmamışlardır. Zenginleşme bir başka şahsın malvarlığındaki fakirleşmenin karşılığı olarak ortaya çıkmışsa o zaman iade borcundan bahsedilir. Böylece kazanç ve farkın oluşturacağı sonuç, zenginleşmeyi ortaya koyacaktır. O halde fakirleşme ile zenginleşmenin karşılaştırıldığı bir rapor alınmalıdır. Bunun için dosyanın aynı bilirkişilere tevdi ile 2003-2005 yılları arasında davalı hesap sahiplerinin bankada bulunan paralarını ne şekilde değerlendirdiği saptanmalı, vadeli vadesiz faiz, fon, tahvil vb gibi yatırım enstrümanı kullanılıp kullanılmadığı da araştırılarak o dönem itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, davacı bankanın mevduat ve devlet tahvillerine uyguladığı faiz oranları, TL karşısında kullanılan döviz kurları tespit edilip, davalıların bankadaki döviz alımına esas olan hesaplarının ağırlıklı kullanılan yatırım araçlarıyla değeri bulunduktan sonra malvarlığının ulaşacağı değer ile zenginleşmenin gerçekleştiği işlemlerin yapıldığı tarihler arasındaki ulaştığı değer arasındaki fark hesaplattırılmalı, zenginleşmenin kapsamı bu şekilde belirlenerek iade borcu ortaya çıkarılmalıdır.

(818 S. K. m. 61) (6098 S. K. m. 77)

Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün taraflar avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı Ş... vekili ile davalılar F. ve diğerleri vekilinin gelmeleriyle duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Karar: Davacı, dava dışı çalışanı E. N.'in bankalarının P... şubesinde yönetmen yardımcısı sıfatı ile görev aldığı dönemde müşterileri adına "Ş..." sisteminden döviz alım satımı yaparken şube ekranından birden fazla sayıda açarak işlem yapacağı döviz cinsini seçtiğini ve açtığı bu ekranlarda döviz kurunu sabitlediğini, gün içinde oluşan kur değişimine göre müşteri lehine kur avantajı yakaladığında daha önceden sabitlediği kurdan efektif alım satım işlemlerini gerçekleştirip onayladığını böylelikle 2003 ve 2005 yılları arasında banka çalışanının yaptığı usulsüz işlemler nedeniyle bankanın mal varlığında eksilmeye karşılık davalıların mal varlığında toplam 181.747,11 TL haksız ve sebepsiz zenginleşme meydana geldiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik davalılar H.'den 1.000 TL, R.'dan 250,00 TL, M.'den 450,00 TL, S.'den 6.300,00 TL, F.'dan 1.000,00 TL, E.'dan 1.000 TL olmak üzere toplam 10.000 TL banka zararının temerrüt tarihinden itibaren en yüksek banka kredilerine uygulanan faizi ile tahsilini istemiş, 03.04.2007 tarihli ıslah dilekçesi ile miktarı 181.747,11 TL ye çıkarmıştır.

Davalılar davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş hüküm davacı banka ile davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dava sebepsiz zenginleşme hukuksal nedenine dayalı alacak istemine ilişkindir. Davacı, mudileri olan davalılar aleyhine açtığı davasında; dava dışı banka personelinin sistemden (banka şube ekranı) döviz alım ve satım işlemini yaparken bankacılık sistemine aykırı bir şekilde talimatın girilip işlemin yapıldığı anda alınması ya da satılması gereken döviz işlemlerini, kurdaki oynaklığı avantaja çevirmek için o anda onaylamayıp işlem saatinden sonra dövizin yükselmesi veya düşmesine bağlı olarak işlem menüsündeki onay tuşuna bastığı böylece dövizdeki kur farkından haksız kazanç sağlandığını ileri sürerek talepte bulunmuş, mahkemece Polatlı İş Mahkemesinin 2006/9 esas 2008/89 karar sayılı dava dışı çalışan aleyhine açılan davada 181.747,11 TL tazminata hükmedilerek zararın karşılandığı, BK 61. maddesine göre sebepsiz zenginleşme şartlarının gerçekleşmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir. 818 sayılı Borçlar Kanununun 61. maddesinde, "Haklı bir sebep olmaksızın aharın zararına mal iktisap eden kimse, onu iadeye mecburdur" denildiği hâlde, öğreti ve uygulamada ortaya çıkan yeni anlayışa uygun olarak 6098 sayılı BK.nın 77 maddesinin birinci fıkrasında "Haklı bir sebep olmaksızın bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür." denilmektedir. Sebepsiz zenginleşmenin kanunda düzenlenmesinin amacı, iki mal varlığı arasındaki sebepsiz değer kaymasının geri verilmesinin sağlanmasıdır. Sebepsiz zenginleşmenin işlevi uğranılan kayıpları gidermek değil hukuki bir sebebe dayanmaksızın başkası sayesinde elde edilen menfaatleri bu kişiye nakletmektir. Zenginleşenin geri verme borcunun doğumu için kusurlu olması şartı aranmamaktadır. Aksi takdirde bu kurum kusur şartı aranmayan bir haksız fiil türü halini almış olurdu. Mahkemece fakirleşme şartının gerçekleşmediği ve bankanın zararını dava dışı çalışanın karşılaması konusundaki tazminat kararı gerekçe gösterilerek istem reddedilmiş ise de dava dışı çalışan hizmet sözleşmesini, özen yükümlülüğünü usulsüz ve haksız eylemiyle ihlal etmesi sonucu tazminata mahkum olmuştur. Eldeki davanın hukuksal nedeni sebepsiz zenginleşme olduğundan o davada zararın hüküm altına alınması sebepsiz zenginleşme hukuki nedenine dayalı eldeki davanın açılmasını engellemez. Tarafları da farklı olduğundan maddi anlamda kesin hüküm de teşkil etmez ancak Yargıtay’ın kökleşmiş uygulamasına göre eldeki davada güçlü delil oluşturur.

Davalıların zenginleşmesine neden olan sebebin geçerliliği kesinleşen mahkeme kararıyla ortadan kalktığına göre zenginleşmenin kapsamının tayini gerekir. Bilirkişiler zenginleşmenin gerçekleştiğini beyan etmişlerse de davalıların malvarlığında oluşan çoğalma ile azalmanın karşılaştırmasını yapmamışlardır. Zenginleşme bir başka şahsın malvarlığındaki fakirleşmenin karşılığı olarak ortaya çıkmışsa o zaman iade borcundan bahsedilir. Böylece kazanç ve farkın oluşturacağı sonuç, zenginleşmeyi ortaya koyacaktır. O halde fakirleşme ile zenginleşmenin karşılaştırıldığı bir rapor alınmalıdır. Bunun için dosyanın aynı bilirkişilere tevdi ile 2003-2005 yılları arasında davalı hesap sahiplerinin bankada bulunan paralarını ne şekilde değerlendirdiği saptanmalı, vadeli vadesiz faiz, fon, tahvil vb gibi yatırım enstrümanı kullanılıp kullanılmadığı da araştırılarak o dönem itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, davacı bankanın mevduat ve devlet tahvillerine uyguladığı faiz oranları, TL karşısında kullanılan döviz kurları tespit edilip, davalıların bankadaki döviz alımına esas olan hesaplarının ağırlıklı kullanılan yatırım araçlarıyla değeri bulunduktan sonra malvarlığının ulaşacağı değer ile zenginleşmenin gerçekleştiği işlemlerin yapıldığı tarihler arasındaki ulaştığı değer arasındaki fark hesaplattırılmalı, zenginleşmenin kapsamı bu şekilde belirlenerek iade borcu ortaya çıkarılmalıdır. Eşdeyişle davalıların bankadaki malvarlığı iktisaptan sonra ifade ettiği değer ile bu iktisap gerçekleşmeseydi taşıyacak olduğu değer farkı araştırması sonucu zenginleşme fakirleşmeden azsa mesele yoktur. Sadece zenginleşme tutarı istenecektir. Fakat eğer zenginleşme tutarı fakirleşmeden çoksa fakirleşme tutarından fazla kısım sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri istenemez. Gerçi çok kere zenginleşme fakirleşmeye karşılıktır. Nitekim bilirkişi raporuyla sebepsiz zenginleşmenin gerçekleştiği kazandırmadan davalıların davacıya karşı sorumlu olduğu da belirlenmiş ise de davalıların sorumlu olduğu miktar bu şekilde belirlenmemiştir. Öte yandan davalıların 'banka zararını' karşılayacaklarını içeren yazılı başvuruları konusunda araştırma yapılmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

2- Bozma nedenine göre davalıların temyizinin incelenmesine gerek görülmemiştir.

Sonuç: 1-Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA,

2-Davalıların temyiz isteminin incelenmesine yer olmadığına, 1.100,00 TL duruşma avukatlık parasının davalılardan alınarak davacıya ödenmesine, peşin alınan 24,30 TL. temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 10.10.2014 gününde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)




T.C. YARGITAY
3.Hukuk Dairesi

Esas:  2014/14184
Karar: 2014/12432
Karar Tarihi: 24.09.2014

ALACAK DAVASI - SÖZLEŞMENİN FESHİNDEN SONRA DA DAVALI TARAFIN AYNI KALICI YATIRIMLARI KULLANARAK TİCARETİNE DEVAM EDİP ETMEDİĞİ - SABİT YATIRIMLARIN TAŞINMAZA DEĞER KATIP KATMADIĞI TESPİT EDİLEREK KARAR VERİLMESİ GEREĞİ

ÖZET: Mahkemece; mahallinde yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi ile, taşınmaz üzerinde yapıldığı bildirilen sabit yatırımların yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise sözleşmenin feshinden sonra da davalı tarafın aynı kalıcı yatırımları kullanarak ticaretine devam edip etmediği, bir başka deyişle anılan sabit yatırımların taşınmaza değer katıp katmadığı tespit edilerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

(6098 S. K. m. 77)

Dava: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Karar: Davacı vekili dilekçesinde; müvekkili şirketin, maliki bulunduğu taşınmaz üzerinde kurulu istasyonda akaryakıt bayilik faaliyetini yürütmek isteyen davalı ile bayilik sözleşmesini imzaladığını, bayilik sözleşmesine istinaden 15 yıl süre ile taşınmaz üzerinde müvekkili şirket lehine intifa hakkı tesis edildiğini, müvekkilinin bayilik ve intifa sözleşmesinin devam edeceği inancı ile davalıya 332.200 TL intifa ödemesi yaptığını ancak Rekabet Kurumu kararlarına istinaden sözleşmenin 18.09.2010 tarihinde feshedildiğini, bayilik sözleşmesi ve ilintili diğer sözleşmelerin 5 yılı aşan kısım yönünden kendiliğinden sona erdiğini, bu nedenle davalının müvekkili aleyhine sebepsiz zenginleştiğini ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, intifa ödemesi nedeniyle sözleşmenin uygulanmayan dönemine tekabül eden 162.644.64 TL'lik kısmının ve sözkonusu bedelin dava tarihine kadar davalı yedinde kaldığı sürede bu iktisap sayesinde elde ettiği tüm semereler ile müvekkili şirketin bu bedelden yoksun kalması nedeniyle uğradığı ekonomik kayıpların karşılığı 419.193,96 TL'nin, ayrıca müvekkili şirketin istasyona yaptığı 65.320,13 TL sabit yatırımın KDV'si ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece; intifa bedeline ilişkin açılan davada, intifa bedelinin davalı tarafından yargılama sırasında ödenmesi nedeniyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, diğer talepler yönünden ise taraflar arasındaki bayilik ilişkisinin fiilen sona erdirildiği, taraflar arasında bağıtlanan bayilik sözleşmesinin feshin sonuçlarını düzenleyen 32.maddesinde, sözleşmenin bayii tarafından veya davacı tarafından tek taraflı feshi halinde Petrol Ofisi AŞ. tarafından yatırılan sabit yatırımların ödeme tarihindeki belirlenecek değerleri üzerinden bedellerinin ödenmesinin kararlaştırıldığı, davacının uzun süreli intifa hakkına dayanarak yaptığını iddia ettiği inkişaf bedellerini geri isteyebilmesi için bayilik sözleşmesinin ya davacı tarafından haklı nedenlerle veya davalı tarafından haksız olarak feshedilmesi gerektiği, somut olayda belirlenen durumların gerçekleşmediği, bu nedenle davalının iade yükümlülüğü bulunmadığı gerekçesiyle, diğer taleplerin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak; davacı taraf, bayilik ilişkisinin sözleşme süresince devam edeceği düşüncesiyle yapılan ve sözleşmenin süresinden önce feshedilmesine rağmen davalı tarafça kullanılmaya devam edilen sabit yatırım bedelinden, sözleşmenin geçersiz kalan süresine tekabül eden bakiye bedelin de tahsilini istemiştir.

HGK.nun 06.02.2008 günlü ve 2008/3-40 E.-2008/102 K.sayılı ilamında da açıklandığı üzere; sebepsiz zenginleşmede davacının geri alma hakkının, buna karşın davalının geri verme borcunun doğması, bunların malvarlıklarının birbirinin zararına ve yararına olmak üzere karşılıklı yoksullaşma ve zenginleşmelerine bağlıdır ve bunun doğal sonucu olarak da, kural olarak, bu geri alma hak ve borcunun doğum anı, sebepsiz yoksullaşma ve zenginleşme olgularının gerçekleştikleri andır. O halde geri isteme hakkının kapsamı da kural olarak, anılan hak ve borcun doğdukları tarihten daha önce belirlenemez. Zira, geri alma, bu yoksullaşma ve zenginleşmenin sonucudur ve bu olgular gerçekleşmeksizin geri alma söz konusu değildir.

Şu durumda; sebepsiz zenginleşmede geri verme borcu, zenginleşmenin geçersiz bir nedene dayanması durumunda hemen; geleceğe yönelik bir neden bulunuyorsa onun oluşmadığı an; var olan bir neden bulunuyorsa da onun ortadan kalktığı zaman doğmuş olur. Edim yerine getirildiği sırada geçerli bir hukuksal nedenin bulunmasına karşın sonradan bu neden ortadan kalkmış olursa, bu durumda sebepsiz zenginleşme, nedenin ortadan kalktığı an meydana gelir.

Buna göre; sebepsiz zenginleşen davalının, bu zenginleşmeyi geri verme borcu, tarafların karşılıklı olarak getirdiği olanaklardan yararlandığı sözleşmenin sona erdiği an meydana gelecektir.

Taraflar arasındaki anlaşmanın öngörüldüğü tarihten önce sonlanması nedeniyle, davacı tarafından yapılmış ve davalı yan uhdesine geçmiş sabit yatırımların anlaşmanın geçersiz kalan süresine ilişkin kısmına isabet eden tutarının sebepsiz zenginleşme kurallarına göre davalı yandan tahsilinin istenebileceği, iddiaların ispatı halinde davalı tarafın davacı aleyhine sebepsiz zenginleştiği kuşkusuzdur.

Somut olayda; davacı taraf, bayilik ilişkisinin sözleşme süresince devam edeceği düşüncesiyle yapılan ve sözleşmenin süresinden önce feshedilmesine rağmen davalı tarafça kullanılmaya devam edilen sabit yatırım bedelinden, sözleşmenin geçersiz kalan süresine tekabül eden bakiye bedelin tahsilini istemiştir. Bu istem yönünden, mahkemece mahallinde keşif yapılmadan bilirkişiden rapor alınmış, davacı tarafça yapıldığı bildirilen sabit tesislerin, davalı tarafça kullanılan tesisler içerisinde yer alıp almadığı da incelenmemiştir.

Hal böyle olunca, mahkemece; mahallinde yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi ile, taşınmaz üzerinde yapıldığı bildirilen sabit yatırımların yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise sözleşmenin feshinden sonra da davalı tarafın aynı kalıcı yatırımları kullanarak ticaretine devam edip etmediği, bir başka deyişle anılan sabit yatırımların taşınmaza değer katıp katmadığı tespit edilerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç: Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi..

27 Mart 2015 Cuma

KARAR I
T.C. YARGITAY
11.Hukuk Dairesi

Esas:  2014/4501
Karar: 2014/10253
Karar Tarihi: 02.06.2014

ALACAK DAVASI - DAVALI BANKANIN DAVA KONUSU MEVDUATTAN EN HAFİF KUSURUNDAN DAHİ SORUMLU OLDUĞU - DAVACININ ZARARINI OFF SHORE BANKASINDAN TAHSİL ETME OLANAĞININ KALMADIĞININ ANLAŞILMASIYLA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN BAŞLAYACAĞI - DAVANIN KABULÜ GEREĞİ

ÖZET: Davalı banka dava konusu mevduattan en hafif kusurundan dahi sorumludur. Davacının zararını off shore bankasından tahsil etme olanağının kalmadığının anlaşıldığı andan itibaren zamanaşımı süresinin başlaması sebebiyle zamanaşımı defiinin reddi gerektiği, gerekçesi ile davanın kabulü gerekir.

(818 S. K. m. 41, 42, 43, 44, 45) (6098 S. K. m. 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66) (6102 S. K. m. 321, 553) (5411 S. K. m. 140)

Dava: Taraflar arasında görülen davada İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 16/12/2013 tarih ve 2013/305-2013/337 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı Banka vekili, fer'i müdahil TMSF vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava konusu meblağ 18.563 TL'nin altında bulunduğundan 6100 sayılı Kanun'un geçici 3/2. maddesi delaletiyle uygulanması gereken HUMK'nın 3156 sayılı Kanun'la değişik 438. maddesi gereğince duruşma isteğinin reddiyle incelemenin dosya üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dava dosyası için Tetkik Hakimi Hesna Coşar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin davalı banka çalışanlarının yönlendirmesi ile parasını off shore bankasına yatırdığını ve davalı banka yöneticilerinin dolandırıcılık suçundan ceza aldığını, müvekkilinin parasının ödenmediğini ileri sürerek 3.000,00 TL alacağın 17/12/1999 tarihinden itibaren, TCMB'nin bankalarca TL olarak açılan mevduata uygulanacağı bildirilen azami faiz oranıyla birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, Yurt Security Off Shore Ltd'ye Yurt Ticaret ve Kredi Bankası A.Ş. tarafından gönderilen paraların aslında fiilen Kıbrıs’a aktarılmadığı, Yurt Ticaret ve Kredi Bankası A.Ş.'nin hakim ortaklarına ait bir kısım şirketlere kredi olarak verilmek üzere kullandırıldığı hususunun sabit olduğu, dava konusu mevduattan en hafif kusurundan dahi sorumlu olan bankanın Bankacılık Yasası ve TTK'nın 321/5. maddesi gereğince sorumlu olduğu, taraflar arasında akdi ilişki bulunmadığından, davalının sorumluluğunun (Borçlar Kanunu 41-45) TBK 49-66 ve 6102 sayılı TTK'nın 553. maddelerinden kaynaklanması ve davacının zararını off shore bankasından tahsil etme olanağının kalmadığının anlaşıldığı andan itibaren zamanaşımı süresinin başlaması sebebiyle zamanaşımı defiinin reddi gerektiği, gerekçesi ile davanın kabulüne, 3.000,00 TL'nin 17/12/1999 tarihinden itibaren işleyecek değişen oranlarda avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fon bankası iken ING Bank A.Ş'ye devredilen Yurt Bank A.Ş'nin eylemlerinden dolayı açılan davada, gerek feri müdahil TMSF gerekse bu bankayı devir alan ING Bank A.Ş'nin 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 140. maddesi uyarınca harçtan muaf olduğu dikkate alınarak, harç alınmasına yer olmadığına karar verilmiştir.

Kararı, davalı banka vekili, fer'i müdahil TMSF vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı banka vekili, fer'i müdahil TMSF vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı banka vekili, fer'i müdahil TMSF vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, davalı banka ve TMSF harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, 02.06.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)

KARAR II

T.C. YARGITAY
10.Hukuk Dairesi

Esas:  2013/6199
Karar: 2013/13345
Karar Tarihi: 13.06.2013

RUCÜAN TAZMİNAT DAVASI - ÇATI MONTAJ İŞLEMİ SIRASINDA ÇATI SAHİBİ ŞİRKETİN İŞÇİSİNİN DÜŞEREK ÖLDÜĞÜ - MONTAJ İŞİNİ YAPAN ŞİRKETLE İŞVEREN ŞİRKET ARASINDA ASIL İŞVEREN TAŞERONLUK İLİŞKİSİ OLMADIĞI - İŞVEREN ŞİRKETİN KUSURUNUN OLMADIĞININ GÖZETİLMESİ GEREĞİ

ÖZET: Davalı şirkete ait bina inşaatının çatı panelleri döşenirken, diğer davalı şirketin işçisi olan sigortalının montajı yapılan çatıdan düşerek öldüğü, davalı şirketler arasında asıl işveren - taşeronluk ilişkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Olayın oluşumunda kusurunun bulunduğu hakkındaki ceza davasında verilen kesinleşmiş mahkumiyet kararıyla belirlenen davalı üçüncü kişinin işvereni durumundaki davalı şirketin, olayın oluşumunda herhangi bir kusuru da tespit edilememiştir. Söz konusu ceza davasında davalı hakkında alınan mahkumiyet ilamı davalı şirket yönünden hukuk hakimini bağlayıcı nitelikte kabul edilemeyeceğinden, davalı şirket yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekir.

(506 S. K. m. 26, 87) (818 S. K. m. 41, 53, 55) (6098 S. K. m. 49, 66, 74)

Dava: Dava, rucüan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davacı Kurum vekiliyle davalı T... Y... Nak. Oto. Akaryakıt Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

Karar: 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı Kurum vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davanın yasal dayanağı olan 506 Sayılı Kanunun 26/2. maddesi üçüncü kişinin sorumluluğunu düzenlemekte olup: buna göre iş kazası veya meslek hastalığı 3. bir kişinin kastı veya kusuru sebebiyle meydana gelmişse, sigortalı veya hak sahiplerine bağlanan gelirlerle yapılan harcama ve ödemeler, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunların çalışanlarına rücu edilebilir.

Üçüncü kişinin rücu alacağından sorumluluğu kusur sorumluluğu esasına dayanır. Bir başka ifadeyle; üçüncü kişi, ancak kusurlu ya da kasıtlı bir hareketinin varlığı halinde rücu alacağından sorumludur. Maddede geçen "çalıştıranlara" ibaresi, zararlandırıcı sigorta olayına neden olan üçüncü kişinin işverenlerini ifade etmekte olup; söz konusu işverenlerin sorumluluğu için, iş kazası veya meslek hastalığının oluşmasında kusurunun bulunduğunun saptanması gerekir. İstihdam edenlerin sorumluluğunu düzenleyen 818 Sayılı Mülga B.K.nun 55. (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 66) maddesinde, işverenin sorumlu olması için kusurlu olması şartı aranmamış iken, 506 Sayılı Kanunun anılan maddesinde, üçüncü kişinin işvereninin sorumluluğu kusur esasına dayanması karşısında; üçüncü kişinin işvereni hakkında, B.K. hükümleri uyarınca kusursuz sorumluluk hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Burada hangi hareketin kusur sayılacağına dair 506 Sayılı Kanunun 26/1. maddesine paralel bir açıklama yapılmadığından, kusur olgusunun 818 Sayılı Mülga B.K.nun 41 vd. (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 49 ve devamı) maddeleri uyarınca belirlenmesi gerektiğinin kabulü gerekir.

Somut olayda; davalılardan T... Y... Nak. Oto. Akaryakıt Tic. A.Ş.'ye ait bina inşaatının çatı panelleri döşenirken, davalı E... Çatı Kaplama ve İzolasyon San. Ltd. Şti. nin işçisi olan sigortalı H. D.'un montajı yapılan çatıdan düşerek öldüğü, davalı şirketler arasında 506 Sayılı Kanunun 87. maddesi anlamında asıl işveren - taşeronluk ilişkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Olayın oluşumunda kusurunun bulunduğu hakkındaki ceza davasında verilen kesinleşmiş mahkumiyet kararıyla belirlenen davalı üçüncü kişi H. D.'ın işvereni durumundaki davalılardan T... Y... Nak. Oto. Akaryakıt Tic. A.Ş.'nin, olayın oluşumunda herhangi bir kusuru da tespit edilememiştir. Söz konusu ceza davasında davalı H. D. hakkında alınan mahkumiyet ilamı davalı şirket yönünden 818 Sayılı Mülga B.K.nun 53. maddesi kapsamında hukuk hakimini bağlayıcı nitelikte kabul edilemeyeceğinden, davalı T... Y... Nak. Oto. Akaryakıt Tic. A.Ş. yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, Mahkemece, istihdam eden sıfatıyla kusursuz sorumluluğu bulunduğundan bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı T... Y... Nak. Oto. Akaryakıt Tic. A.Ş. vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde iadesine, 13.06.2013 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)

KARAR III

T.C. YARGITAY
3.Hukuk Dairesi

Esas:  2013/19977
Karar: 2014/926
Karar Tarihi: 27.01.2014

TAZMİNAT DAVASI - HATALI TEŞHİS VE UYGULAMA - MANEVİ TAZMİNAT HÜKMEDİLİRKEN GÖZETİLECEK İLKELER - DAVACININ EKONOMİK SOSYAL DURUMU HAKKINDA BİR ARAŞTIRMA YAPILMASI GEREĞİ

ÖZET: Davacının ekonomik sosyal durumu hakkında bir araştırma yapıldıktan sonra manevi tazminat miktarının belirlenmesi gerekir.

(818 S. K. m. 55) (6098 S. K. m. 66) (6102 S. K. m. 4, 5) (4721 S. K. m. 4)

Dava: Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı T... Bilim Tıp Merkezi Özel Sağlık Hiz. ve Tesisleri Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından temyiz edilmiştir. Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Karar: Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının böbrek ameliyatı olduğunu, ağrıları sebebiyle acil servise kaldırıldığını, doktor D.'nın hemşire N.'e iğne yapması talimatını verdiğini, teşhisin ve uygulamanın hatalı olduğunu, davacının bacağını hissetmediğini, halen fizik tedavi gördüğünü, kazanç kaybına uğradığını, psikolojik çöküntü yaşadığını, Hastanenin adam çalıştıran sıfatıyla kusursuz sorumlu olduğunu belirterek, fazlaya dair hakları saklı olmak üzere 8.000 TL maddi, 50.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden ticari faiziyle müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekilleri cevap dilekçelerinde; görev ve husumet konusunda itirazda bulunmuşlar ve davanın esastan da reddini istemişlerdir.

Mahkemece; Ticaret Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılarak davanın kısmen kabulüne, 25.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden yasal faiziyle davalı T... Bilim Tıp Merkezi Özel Sağlık Hizmetleri ve Tesisleri Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.'den alınarak davacıya verilmesine, diğer davalılara açılan davanın reddine karar verilmiş, hüküm aleyhine karar verilen davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

818 Sayılı B.K.nun "istihdam edenlerin mesuliyeti" başlığı altında düzenlenen 55. maddesi (6098 Sayılı T.B.K.nun 66. maddesi) uyarınca; istihdam edenlerin müstahdemlerinin eylemlerinden sorumlu tutulmaları ilkesi, kendi yararı için başkasını çalıştıran kimsenin, bu işin ifasından meydana gelecek zarar tehlikesini bazı şartlar altında üzerine alması esasına dayanır. İstihdam eden, müstahdem veya işçilerini seçerken, onları çalıştırırken, başkalarına zarar vermemelerini sağlamakla ve buna dikkat ve özen göstermekle yükümlüdür.

818 Sayılı Borçlar Kanununun 55. maddesi hükmü gereğince adam çalıştıranın sorumlu tutulabilmesi için; zararın çalışanın hukuka aykırı eyleminden doğması ve zararla çalışanın eylemi arasında uygun illiyet bağının bulunması yeterlidir.

Somut olayda; davacının talebi haksız eylemden doğan ve kusursuz sorumluluğa dayanan maddi ve manevi tazminat olduğundan davanın ticari niteliği bulunmamaktadır. Dosya incelendiğinde, davanın, 6335 Sayılı Yasayla değişik 6102 Sayılı T.T.K.nun 5. maddesi hükmünün yürürlüğe girdiği 1.7.2012 tarihinden önce Asliye Hukuk Mahkemesinde (Ticaret Mahkemesi sıfatı ile) açıldığı anlaşılmaktadır. 6102 Sayılı T.T.K.nun 4. maddesine göre, bir davanın ticari dava olabilmesi için uyuşmazlığın her iki tarafının da tacir olması ve ticari işletmeleriyle ilgili hususlardan doğmuş bulunması veya anılan yasa maddesinde sayılan mutlak ticari davalardan olması gerekli ve yeterlidir. Anılan ilkelere göre ticari bir niteliği bulunmayan davada davalının işbölümü itirazına rağmen Ticaret Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması isabetli bulunmamıştır.

Kişilik hakları hukuka aykırı olarak, saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü Kanunun takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun karar vereceği Medeni Kanunun 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu bedel, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna dair bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Somut olayda; mahkemece, davacının ekonomik sosyal durumu hakkında bir araştırma yapılmaksızın manevi tazminat miktarının belirlenmiş olması da doğru bulunmamıştır.

Mahkemece; anılan ilkeler gözardı edilerek, eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru bulunmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

Bozma nedenlerine göre, diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

Sonuç: Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine, 27.01.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)

KARAR IV

T.C. YARGITAY
11.Hukuk Dairesi

Esas:  2012/5597
Karar: 2013/6983
Karar Tarihi: 05.04.2013

TAZMİNAT DAVASI - DAVALI BANKANIN KENDİ ELEMANININ GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ZİMMET SUÇUNDAN DOLAYI KUSURSUZ OLARAK SORUMLU OLDUĞU - MANEVİ TAZMİNAT KOŞULLARININ OLUŞMADIĞI - DAVANIN KISMEN KABULÜ - HÜKMÜN ONANMASI

ÖZET: Mahkemece; iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve … Ağır Ceza Mahkemesi'nin kesinleşen kararına göre, davalı bankaya mevduat olarak bırakılan paranın bankanın güvencesinde olduğu ve bu paranın en son işlem tarihinden itibaren on yıllık süre içerisinde talep edilebileceğinden zamanaşımının gerçekleşmediği, davalı bankanın kendi elemanının gerçekleştirdiği zimmet suçundan dolayı BK'nın maddesi gereğince kusursuz olarak sorumlu olduğu, manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüyle … TL alacağın davalıdan tahsiline, alacağın … TL'sine, dava tarihinden itibaren değişen oranlı avans faizi yürütülmesine, manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Usul ve yasaya uygun bulunan hükmün onanması gerekmiştir.

(6098 S. K. m. 66) (818 S. K. m. 55)

Dava: Taraflar arasında görülen davada İstanbul 24. Asliye Ticaret Mahkemesi'nce verilen 7.12.2011 tarih ve 2011/51-2011/84 Sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlatılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ebru Yücetürk tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkillerinin davalı banka nezdinde bulunan hesaplarına 45.000.00 TL yatırarak vade sonu değeri 50.920.00 TL olan hazine bonosunu aldıklarını, bankadaki işlemlerinin zimmet suçundan yargılanmakta olan davalı çalışanı L. Ş. tarafından yapıldığını, hazine bonosunun vadesinin dolması üzerine müvekkillerince bankanın aranması ile paranın 30.11.2004 tarihinde çekildiğinin ve L. Ş.'nin mevcut hesaplarda usulsüzlükler yaparak kaçtığının öğrenildiğini, davalı bankaca müvekkillerinin zararlarının karşılanmadığını, manen yıkıldıklarını ileri sürerek, 50.920,00 TL alacağın, her bir müvekkili için ayrı ayrı 10.000.00 TL manevi tazminatın temerrüt tarihi olan 15.7.2005 tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, 4.2.2011 tarihinde maddi tazminata yönelik davasını 91.630.54 TL olarak kısmen ıslah etmiştir.

Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, müvekkili çalışanı L. Ş.'nin yargılanarak mahkum olduğunu, ancak kararın kesinleşmediğini, para çekimine dair dekonttaki imzanın davacıya ait olması sebebiyle ödeme yapılmadığını, manevi tazminat koşullarının oluşmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 29.4.2008 gün ve 2005/66-25 E.K. sayılı kesinleşen kararına göre, davalı banka çalışanı dava dışı L. Ş.'nin önceden planlayarak ve gereken ortamı sağlayarak imzalarda eksiklik olduğu bahanesi ile 45.000,00 TL'nin çekilmesine dair makbuzlara davacıların imzasını aldığı, bu imzadan dolayı davacılara kusur yüklenemeyeceği, anılan çalışanın davacılara ait parayı zimmete geçirdiğinin maddi olay olarak ceza mahkemesinde kabul edildiği, hukuk mahkemesinin bu tespit ile bağlı olduğu, davalı bankaya mevduat olarak bırakılan paranın bankanın güvencesinde olduğu ve bu paranın en son işlem tarihinden itibaren 10 yıllık süre içerisinde talep edilebileceğinden zamanaşımının gerçekleşmediği, davalı bankanın kendi elemanının gerçekleştirdiği zimmet suçundan dolayı BK'nın 55. maddesi gereğince kusursuz olarak sorumlu olduğu, manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüyle 91.630,54 TL alacağın davalıdan tahsiline, alacağın 50.920,00 TL'sine, dava tarihinden itibaren değişen oranlı avans faizi yürütülmesine, manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 5.177,90 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 05.04.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)



19 Şubat 2015 Perşembe

İNANÇLI İŞLEMLER YAZILI BELGE NİTELİĞİNDEKİ DELİLLE İSPAT EDİLEBİLİR Mİ?

T.C. YARGITAY
1.Hukuk Dairesi

Esas:  2014/191
Karar: 2014/14624
Karar Tarihi: 22.09.2014

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI - İNANÇ SÖZLEŞMESİ - İNANÇLI İŞLEME DAYALI OLUP DİNLENİLİRLİĞİ KABUL EDİLEN İDDİALARIN İSPATI - DAVANIN REDDİNİN İSABETSİZ OLUŞU - HÜKMÜN BOZULMASI GEREĞİ

ÖZET: Dava, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacının davalıya yaptığı temlikin teminat amacına yönelik olduğu gözetilerek davacı tarafından ibraz edilip, davalının eli ürünü olduğu iddia edilen belge davalıdan sorularak, neye ilişkin olarak tanzim edildiğinin saptanması, yazılı delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, yazının inkar edilmesi durumunda bu konuda gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, hatalı gerekçelerle hüküm kurulması doğru değildir.

(6098 S. K. m. 19, 97, 509) (818 S. K. m. 81) (6100 S. K. m. 202) (YİBK 05.02.1947 T. 1945/20 E. 1947/6 K.)

Dava: Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Öznur Kabasakal’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Karar: Dava, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece tapulu taşınmazların devrinin harici anlaşmalar yoluyla yapılmasının mümkün olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamı ve toplanan delillerden; dava konusu taşınmazlardan 1 nolu bağımsız bölümün davacılardan Sevim Bulat adına kayıtlı iken, 07/04/2006 tarih 1459 yevmiye numaralı resmi senetle; 3 nolu bağımsız bölüm ise davacılardan B. E. adına kayıtlı iken 07/04/2006 tarih 1461 yevmiye numaralı resmi senetle davalıya satış suretiyle temlik edildiği; davalı tarafça Akbank Ünye şubesinden ilk taksitinin ödemesi 11/05/2006 tarihinden başlamak üzere 120.000-TL kredi çekildiği saptanmıştır.

Davacıların dava konusu taşınmaz temliklerinin gerçek bir satış olmayıp, borca karşılık teminat amacıyla yapıldığı ve borç ödendiğinde iade edileceği iddiasında bulundukları bu iddialarının kanıtı olarak davalının el ürünü olduğunu beyan ettikleri 13.12.2008 tarihli belgeye dayanmışlardır.

Ne var ki, mahkemece bu belge değerlendirilip, incelenmeden sonuca gidilmiştir.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. 

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. 

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. 

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 s. Borçlar Kanununun (BK). m. 81; 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 97. m.)

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.

Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.

Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK'nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK'nin 19.maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İçtihadı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların isbatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.

Yukarıda açıklanan ilkelere göre inanç sözleşmesine dayanan davaların HMK 202’ye göre yazılı delil olmadığı takdirde delil başlangıcı niteliğindeki belgeyle de ispatı mümkündür.

Hal böyle olunca, davacının davalıya yaptığı temlikin teminat amacına yönelik olduğu gözetilerek davacı tarafından ibraz edilip, davalının eli ürünü olduğu iddia edilen 13/12/2008 tarihli belge davalıdan sorularak, neye ilişkin olarak tanzim edildiğinin saptanması, yazılı delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, yazının inkar edilmesi durumunda bu konuda gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, hatalı gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Sonuç: Davacılar vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 22.09.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı 

YARGITAY 1. HD. KARARINDA BİLGİ YANLIŞLIĞI VAR.

T.C. YARGITAY
1.Hukuk Dairesi

Esas:  2012/14375
Karar: 2013/2441
Karar Tarihi: 21.02.2013

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI - VEKALET GÖREVİNİN KÖTÜYE KULLANILMASI VE HİLE HUKUKSAL NEDENLERİ - HİLE HER TÜRLÜ DELİLLE İSPAT EDİLEBİLECEĞİ - İPTAL HAKKININ KULLANILMASININ ŞEKLE BAĞLI OLMADIĞI - HÜKME YETERLİ ARAŞTIRMANIN YAPILMADIĞI - HÜKMÜN BOZULMASI

ÖZET: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Somut olayda hükme yeterli bir araştırma yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.

(818 S. K. m. 28, 390) (6098 S. K. m. 28, 506) (4721 S. K. m. 2, 3)

Dava: Yanlar arasında görülen tapu iptal ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece, davanın reddine dair olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi N. B.'nun raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği düşünüldü:

Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, iddianın sübut bulmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davaya konu paylı mülkiyete tabi 636, 639, 642, 676 parsel sayılı taşınmazların davacılar ve davalı adlarına 1/4 payla kayıtlı olduğu, davacıların paylarını kardeşleri olan davalıya tapuda satış gibi göstermek suretiyle temlik ettikleri, 16.1.2007 tarih, 98 yevmiye sayılı resmi akte davacılardan K. D.'nin bizzat katıldığı, diğer davacıların ise vekil kıldıkları dava dışı A. B. tarafından temsil edildikleri anlaşılmaktadır.

Davacılardan vekil temsil edilen H. ve Z. hile kullanılmak suretiyle alınan vekaletnamenin kötüye kullanıldığı, diğer davacı K. ise davalının hileli davranışları sonucu 5233 Sayılı Kanun kapsamında tazminat alacağı zannıyla tapuda satış gibi işlem yaptığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.

Hemen belirtilmelidir ki; B.K.nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.

B.K.'nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 (6098 Sayılı T.B.K. 506/2) maddesinde <vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir...> hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararıyla bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin 1. fıkrası uyarınca sorumlu olur.

Öte yandan, vekil sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşmeyle bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Öte yandan, hile; genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak, veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. B.K'nun 28/I (6098 Sayılı T.B.K.28) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Diğer taraftan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Somut olayda hükme yeterli bir araştırma yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.

Hal böyle olunca; yukarda değinilen ilkeler ve olgular doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılmak suretiyle toplanan ve toplanacak olan deliller birlikte değerlendirilerek varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturmayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Sonuç: Davacıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 Sayılı Kanunun geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 Sayılı H.U.M.K.nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 21.02.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı 

TBK. M. 28 AŞIRI YARARLANMA İLE İLGİLİ KARAR


T.C. YARGITAY
1.Hukuk Dairesi

Esas:  2013/19988
Karar: 2014/7420
Karar Tarihi: 09.04.2014

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI - GABİN HUKUKSAL NEDENİ - GABİNİN SUBJEKTİF UNSURUNUN GERÇEKLEŞMEDİĞİ - DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLMESİ GEREKİRKEN KABULÜNÜN İSABETSİZ OLUŞU - HÜKMÜN BOZULMASI GEREĞİ

ÖZET: Dava, gabin (aşırı yararlanma) hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Somut olayda; keşfen yapılan saptamaya göre, bedeller arasındaki aşırı fark nedeni ile objektif unsurun gerçekleştiği açıktır.  Gabinin (aşırı yararlanma) subjektif unsuruna gelince; her ne kadar davacı yaşlı ve tecrübesiz oluşundan yararlanıldığını ileri sürmüş ise de taşınmazı davalıya satmadan kısa bir süre ince 10.000,00 TL bedelle satın almış iki buçuk ay gibi kısa bir süre sonra 15.000.-TL bedelle satmıştır. Satış sırasında davacının yalnız olmadığı, yanında kardeşi ve yeğeninin bulunduğu, bunun yanında davalının sömürme kastı ile hareket ettiği iddiasının da kanıtlanamadığı dolayısı ile gabinin subjektif unsurunun gerçekleşmediği açıktır.

(6098 S. K. m. 28) (818 S. K. m. 21)

Dava: Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Mehmet Dağlı'nın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Karar: Dava, gabin (aşırı yararlanma) hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Çekişme konusu 20 parsel sayılı taşınmazı davacının 18.11.2008 tarihinde 10.000,00 TL bedelle üçüncü kişiden satın aldığı, 2,5 ay sonra 15.000,00.-TL bedelle davalıya satış suretiyle temlik ettiği ve taşınmazın akit tarihindeki gerçek değerinin 121.266,73.-TL olduğu sabittir.

Bilindiği üzere, sözleşmenin gabin (aşırı yararlanma) nedeniyle illetli olduğunun kabulü için edim ve karşı edim arasındaki oransızlığın, taraflardan birinin, diğerinin şahsında mevcut özel bir durumu bilerek istismar etmesi, sömürmesi sonucu oluşması gerekir. Dar ve zor durumda kalmaları nedeniyle, sözleşme yapmaya, mallarını çok düşük bedel ile devretmeye sürüklenmiş kişileri korumak zayıfı güçlüye ezdirmemek için hukukumuzda da düzenlemeler yapılmış 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun (TBK) 28. (818 sayılı Borçlar Kanunun (BK) 21) maddesi ile aynen; "Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.

Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir." hükmü getirilmiştir.

O halde, aşırı yararlanmadan (gabinden)  söz edilebilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı oransızlık yanında, bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik (hafiflik) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki sübjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. Gabinin varlığı zarar görene (sömürülene), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme hakkı verir.

Hemen belirtmek gerekir ki gabin davasında öncelikle edimler arasındaki, aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur ispatlandığı takdirde zarar gördüğünü iddia edenin kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani sübjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.

Somut olaya gelince; keşfen yapılan saptamaya göre, bedeller arasındaki aşırı fark nedeni ile objektif unsurun gerçekleştiği açıktır.  Gabinin (aşırı yararlanma) subjektif unsuruna gelince; her ne kadar davacı yaşlı ve tecrübesiz oluşundan yararlanıldığını ileri sürmüş ise de taşınmazı davalıya satmadan kısa bir süre ince 10.000,00 TL bedelle satın almış iki buçuk ay gibi kısa bir süre sonra 15.000.-TL bedelle satmıştır. Satış sırasında davacının yalnız olmadığı, yanında kardeşi ve yeğeninin bulunduğu, bunun yanında davalının sömürme kastı ile hareket ettiği iddiasının da kanıtlanamadığı dolayısı ile gabinin subjektif unsurunun gerçekleşmediği açıktır.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 09.04.2014 tarihinde oybirliğiyle, karar verildi. (¤¤)

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı